838BA32E-2389-4CD3-8AFC-238B9A889FE3Mehmet SÖĞÜT

Türkiye toplumu bir kimlik karmaşası yaşıyor; yalanlarla aldatılmış, darbelerle sindirilmiş, kökten dincilikle nasıl köreldiklerinin farkında da değiller. Demokrasi, hak ve hukuk bilmeyen bu faşizan devlet Osmanlı’nın çocuğudur. Taht kavgaları, sarayın vahşi entrikaları, babanın oğullarını öldürttüğü, kardeşin kardeşi kırdırdığı, haremliğin, cariyeliğin, hadımlığın, oğlanlancılığın ve her türlü pisliğin kokuştuğu zulmün saraylarında neler olduğunu, bittiğini bir avuç insan yazsa da, Osmanlı’nın aşağıladığı Türkler, yani etrak-ı bê idraklar, hiçbir şeyi öğrenmek istemezler.

Resmi tarihe göre Osmanlı adildi. Hâlbuki Osmanlı hiç de adil değildi. Hıristiyan çocuklarının alınıp Müslüman yetiştirilmeleri bile başlı başına bir zulümdü. Çünkü o çocuklar, yeniçeri ocaklarına alınır ve kendi atalarının üzerine saldırtılırdı. Osmanlı’nın Türklükle de uzaktan yakından bir alakası yoktu. Veziriazamlarının çoğu balkan asıllıydı.

Ve yüz seksen iki veziriazamdan kırk dördü idam edilmiştir. Türkiye’deki ırkçı ve dincilerin kendilerine idol gördükleri, saltanatı boyunca üç veziriazamını idam eden ilk padişah da Fatih Sultan Mehmet’tir. Diğer idolleri Yavuz Sultan Selim’dir; ki o da kendi eliyle veziriazamını öldürmüştür. Kendisine kılavuz gördükleri bu iki padişah ve yalanlar üzerine kurulmuş tarih, günümüz devşirme Erdoğan’ını yaratmıştır. Kılavuzu karga olanın misali…

Türkiye toplumu kendi gerçekliğinden bihaberdir. Ondandır ki günü birlik, köksüz bir toplum durumundalar. Değer olarak bildikleri, vahşetten başka bir şey değildir.

Osmanlı için Türk deniliyor. Daha doğrusu resmi tarih bu iddia da bulunuyor. Osmanlı gerçekten Türk müydü? Tarihe baktığımız da bunun pek mümkün olmadığını görüyoruz. Çünkü Osmanlı şairleri hep Türkleri aşağılamıştır. Saray çevresinin Türkleri sevmediği bilinen bir gerçekliktir.

“Türk’ün dilberidir gayetle inat
Şehir dili bilmez lisanı kubat
Lisanından eyler Türklüğün isbat
Hayvan gibi gözün diker samana”

Yukarıdaki dizelerde de görüldüğü gibi, Türkler bir hayvandan farksız görülüyordu. Çünkü birçok Osmanlı padişahının anası balkan asıllıydı ya da Rus’tu. Öyle ki kültürel kodları Anadolu insanından çok farklıydı.

Yine 1402’de Timur ile Yıldırım Beyazıt’ın Ankara savaşında da görüyoruz ki, o dönemin Türkleri Osmanlı’yı Türk görmedikleri için, saf değiştirip Timur’un yanında yer alırlar. Böylece Beyazıt büyük bir hezimet yaşar ve Timur’a esir düşer. Timur ise vahşidir. Girdiği her yeri yakıp yıkmaktadır. Moğol’dur ve doğal olarak Türklerle bir soy yakınlığı vardır. Beyazıt’ı bir yıl, demir kafes içinde dolaştırır. Gururlu biri olmasından dolayı, kafasını kafesin demirlerine vura vura intihar eder.
Mantık Burkulması.

Bununla bitmiyor mantık burkulması. Osmanlı’nın görkeminden söz edilir. Gerçekten Türkler için bu görkemlilik neyi ifade ediyordu? Hiç! Çünkü Osmanlı Anadolu halkına zerre önem vermiyordu. Basit birer kuldular, o kadar; cellatlarca boğdurulan, asılan, sırtında sopanın eksik olmadığı…

Bitmeyen salgınlar, sonu gelmeyen savaşlar… Elinde avucunda ne varsa alıp götürülen birer tebaa… Ondandır ki aşağıdaki dizeler söylenmiştir:

“Şalvarı şaltag Osmanlı
Eyeri kaltag Osmanlı
Ekende yok biçende yok
Yiyende ortag Osmanlı’’

Sonuç
Tarih hatalarla doludur ve kanlıdır. Beş bin yıllık yazılı tarih sürecinin, sadece iki yüz küsur yılı savaşsız geçmiştir. Savaş genelde başkasına ait olana el koymak için çıkarılır. Ya da Kürtler gibi el konulanı alabilmek için silaha başvurulur. Çokça ifade edildiği gibi: Savaşın kazananı olmaz. Yıkım ve kahır bırakır geride.

Türk elit cenahının(!) anlattığı gibi işgal etmek, kelle uçurmak övünülecek bir durum değildir. Osmanlı subaylarınca kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin Türklüğü öne çıkarması aşağılanmalarından ve zulümlerinin, karanlık odalarının kodlarından kaynaklanıyor; çünkü yeni devleti bir zümreye dayandırmaları gerekiyordu. Kürtlere dayandırmaları zordu. Çünkü Kürtlerle Osmanlı’nın ilişkisi haraçtan ibaretti. Kendi içlerinde bir özerklikleri vardı. Ve binlerce yıllık inkâr edilemeyecek köklü bir tarihe ve mirasa sahiptiler. Mezopotamya’nın asıl sahipleri ve yerlileriydiler. Türkler ise 11. Yy Orta Asya’dan gelen barbar ve vahşilerdi ve o toprakların itilip kakılanıydılar. Kendilerine böylesi bir paye biçilmesi onları gururlandırıp, ölümüne sahip çıkmalarını sağlayacaktı. Uydurma bir tarihle de desteklendiler. Boşnaklar, Arnavutlar ve devşirmeler en iyi Türk yarışına girdiler. Amaç Türklük adıyla kendilerine para ve kariyer sağlamaktı. Öyle ki bu çakma Türkler, ezilen gerçek Türkleri dünyaya rezil ettiler.

Sonuç olarak, yaratılan uydurma Türk tipi önümüzdeki süreçte, önleri alınmazsa, Araplar, Farslar, Ermeniler, Rumlar ve hatta sıradan Türkler için tehlikeli bir hal alacaklardır.

Mehmet Söğüt