2BC4C5C2-06F7-4BCC-AEE3-31C6F429AB08

Mazhar ÖZSARUHAN

28 Şubat 2015 günü o iyi adam, o güzel atlara binip gitti. Toroslardan sesini yankılayan gökyüzü, “mavi yaka”sı gibi masmavi kaldı. Yaşar Kemal’imiz, işçi sınıfının bir evladıydı. Mazlum insanların ve halkların sesiydi. Sosyalizmin bir militanı, Marksizm’in bir bilginiydi. Dünyanın en büyük kalemlerindendi [1]. Onu hep saygıyla, minnetle ve özlemle anacağız.

Yaşar Kemal’in ailesi, 1915 yılında Çarlık Rusya’sının Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Van’ı işgal etmesiyle Adana’ya, Kadirli ilçesine bağlı Türkmenlerin yaşadığı Hamite köyüne göç ettiler. Bundan sonrasını büyük ustadan öğrenelim.

“Babam, anam Doğu Anadolu’dan, 1915’te Rus ordusu Van’ı işgal edince, oradan bir buçuk yılda Çukurova’ya gelerek bu köye yerleşmişler. Köyde bizimkilerden başka Kürtçe konuşan hiç kimse yoktu. Ben kendimi bildiğimde Kürtçe sadece bizim evin içinde konuşuluyordu. Ben doğduğumda babam çok yaşlı, belki elli yaşın üstündeydi, anam da çok gençti…”[2]

Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli olan Yaşar Kemal 6 Ekim 1923 tarihinde Osmaniye’nin Hamite köyünde yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Çocuk yaşta yetim kaldı. Üç buçuk yaşlarında iken bir kurban kesimi sırasında halasının kocasının elinden bıçağın kayması sonucu sağ gözüne isabet etti ve göremez oldu [3]. Dört buçuk yaşına geldiğinde babasıyla Camiye gitmiş, gözleri önünde babası öldürülmüş. Onu öldüren de Yusuf ismindeki üvey kardeşiydi. O anda olup bitenleri yine kendisinden öğrenelim.

“Ben babamın camide, o, namaz kılarken yanındaydım, hançerlendiği akşamdan sonra, sabaha kadar yüreğim yanıyor, diye ağladım. Ardından da kekeme oldum ve on iki yaşıma kadar zor konuştum. Yalnız türkü söylerken kekemeliğim geçiyordu. Hiç kekelemiyordum. Kitap okurken de, okuryazar olduktan sonra, hiç kekelemedim. On iki yaşımdan sonra kekemeliğim geçti.”

Kemal Sadık Gökçeli 9 yaşında Adana’nın Burhanlı köyünde ilkokula başladı. Kendi deyimiyle 3 ayda okuma ve yazmayı öğrendi [2]. Ortaokulun ikinci sınıfına geçtiğinde Türk Maarif Cemiyeti’nin sınavını kazanarak yatılı okumaya başladı. Ancak devamsızlık nedeniyle yatılı hakkını kaybetti. Son sınıfta tasdikname almak zorunda kaldı. Ardından Pamuk Üretim Çiftliği, Adana Halkevi kitaplığında, Zirai Mücadele Kurumu’nda ve Kadirli’de öğretmen vekilliği, traktör şoförlüğü, pamuk ve çeltik tarlalarında ırgatlık ve kontrolörlük [4], suculuk ve zamanla da arzuhalcilik işlerinde çalıştı. Ekmek parası uğruna bırakmadığı iş kalmadı ve hiçbirinde de seçicilik yapmadı. O, çocukluğundan ünlü biri oluncaya kadar hep proleter kaldı. Yaşadığı yoksul evinde buzdolabı yerine sivrisinek geçirmez tel örgülü eskimiş dolaplar kullandı. Bu dolaplarda yemekleri sadece bir ya da iki öğünlük olarak bekletilebilirdi. Gaz ocağı, sandalye, masa ve buzdolabı ile ancak ünlü olduktan sonra tanışabildi. Buna rağmen hiçbir zaman paraya, pula, mala önem vermedi. Kendi deyimiyle “ben çok yoksulluk çektim, çekmeyebilirdim de. Çok para kazanabilir, zengin bile olabilirdim.” Ancak bunların hiçbirisine önem vermedi. Tek istediği biraz ekmek, başını sokacak bir oda ve yazı yazabilecek bir masa… Hepsi o kadar.

Yaşar Kemal adını 1951-1963 yıllarında Cumhuriyet Gazetesi’nde fıkra ve röportaj işlerine girdikten sonra kullanmaya başladı. 1952 yılında ilk öykü kitabı Sarı Sıcak’ta yer alan “Bebek” öyküsü Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlandı [5]. 1947 tarihinde yazdığı İnce Memed adlı romanını 7 yılda bitirebildi. 4 Ciltten oluşan seri 39 yılda tamamladı. PEN Yazarlar Derneği üyesiydi. 1973 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne aday gösterildi. Ancak 1971 sivil darbe sonucunda ülkeden kaçan Mahmut Baksi ve arkadaşlarının yaptıkları kulis ve propaganda çalışmaları sonucunda ödül dağıtan birkaç üye ile görüşmeleri ve dönemin Nobel Genel Sekreteri Olof Tandberg’in Vatan Gazetesi yazarı Ahmet Güneştekin ile yaptığı iddia edile röportaja göre engel oldular[6].

Egemen sınıfların bir taktiği vardır. O da çoğunlukla bükemediği bileği öper. Edebiyatımızda çağ değiştiren büyük usta Yaşar Kemal, çocukluğundan ün salıncaya kadar hep “tu kaka” misali ezildi. Kâh çalıştığı iş yeri basıldı, kelepçelendi, emniyette günlerce nezarette bekletildi, yargı karşısına çıkartıldı, mahkûm edildi, kâh kitapları toplatıldı, evi taşlandı, halkın gözünden düşürülmeye çalışıldı. Önceleri yıldırmak için akla, hayale gelmeyecek yöntemlere başvurdu egemen çevreler. Ancak dünya literatüründe adı geçince bu kez şiir ve romanları gündeme getirerek sanatsal ve edebî yetenekleri dillendirerek, takdir etmeye başladılar. Yeri geldiğinde şiirlerinden dizeler okudular, ziyaret ettiler, yeri geldiğinde de ödüllendirdiler. Egemen sınıflar tüm bunları yaparken tek bir hedefi vardı, o da dünya görüşünden koparıp, kendi sınıflarına çekmekti. Yani ehlileştirmek istediler. Sermayenin modası geçmiş ve kokuşmuş dünyası Yaşar Kemal’e dar geldi. Baş edemediler.

Yaşar Kemal, işçilerle yalnızca tanışmamış, aynı zamanda işçi sınıfının dünya görüşü ile de tanışmıştır. Toplumsal yapıya sınıfsal açıdan baktı ve yaşamının sonuna kadar da bu ilkeye bağlı kaldı. Hiç şüphesiz ki onu bu görüşle tanıştıranlar, işçi sınıfının kendisiydi. Bu ilginç tanışmayı Gökhan Atılgan şöyle anlatır: ““… kendimi Adana’daki sosyalistlerin içinde buldum. O zamanlar Adana’da sosyalist işçi liderler vardı. Çoğu da hapishanelerden geçmişti. O zamanlar Türk işçiler Almanya’ya çalışmaya gidiyorlar. Bunlar Almanya’daki Spartakistlerle ilişkiliydiler. … Onlarla tanıştım [2].” O sıralarda, hapisteki Nâzım Hikmet ile üç buçuk yıl birlikte yattıktan sonra Adana’ya dönen Orhan Kemal, vaktiyle dedelerinin valilik yaptığı Adana’ya sürgünle gelen Arif (Nihat) ve Abidin Dino kardeşler, Kurtuluş Savaşı’nda dövüşmüş sosyalistler hep bir aradaydılar. İletişim imkânları son derece kısıtlı olan İkinci Dünya Savaşı yıllarında siyasal gelişmeleri ilgiyle takip ediyorlar, bir yandan da bulabildikleri sosyalist klasikleri topluca okuyorlar, elden ele dolaştırıyorlardı. Elden ele dolaşan metinlerden biri de o zamanlar Türkiye’de sadece daktiloya çekilmiş nüshaları bulunabilen Komünist Parti Manifestosu’ydu. Gece gündüz sosyalizm hakkında konuşuyorlardı. Yaşar Kemal, ilk sosyalistliğinde, kavgada yürekli ve hayatta iyi sosyalistler tanımıştı. Kendi deyimiyle “sosyalizm en büyük tutkusu” olmuştu. Sosyalizm üstüne eline ne geçse okuyordu. Sosyalist militanlıkla edebiyatı el ele götürmeye çalışıyordu. “İnsanların sömürülmesi, açlığı, çalıştıkları halde kazanamamaları,” diyecekti, “beni derinden yaralıyor, insanlığın bu inanılmaz kötü, adaletsiz durumuna başkaldırıyordum [2].”

Sosyalist dünya görüşünü benimsemesinin bedelini çok ağır ödedi Yaşar Kemal. Karakollarla ilk kez 1943 yıllarında tanıştı. 20 yaşlarındayken karakolların nemli, soğuk, havasız ve pis kokan nezarethanesiyle dost oldu. Bununla ilgili başından geçenleri kendisinden öğrenelim: “Doğu Anadolu’da kışın acıkan kurtlar koyun damlarına saldırırlar, bütün sürüyü ısırır, yaralar, parçalar kaçarlarmış. Kurdun dişinin değdiği koyun iflah olmaz, can teslim edermiş. Kurtlar sürüye dalanda, köylüler ata biner atlanır, kurtların peşine düşerlermiş. Yakaladıkları kurtların boynuna bir zil takarlarmış ki, bir daha hiçbir canlıya yaklaşamasınlar, açlıktan ölsünler… Devletin, “zilli kurt” yöntemini köylülerden iyi öğrendiğini söyleyen Yaşar Kemal, “gençliğimde boynumda hep zil oldu”[2] demiştir. Polis haftada bir evini basıyordu. Evde bir delil bulma uğruna her tarafı alt üst ediyorlardı. 1949 yılında Demir Çarık adlı romanını yazdığı zaman da jandarmanın baskınına uğradı. Her baskında evin önü kalabalıklarla dolar, ev taşlanırdı. Her seferinde karakola götürülür ve en ağır işkencelere maruz kalırdı. Cezaevlerinde bile onu linç edecek, ya da öldürecek sabıkalıları ve bilinçsiz serseri kitleyi toplayıp yönlendiriyorlardı. Demokrat patinin demokrasi kahramanı edasıyla ün salmış Adnan Menderes’in iktidara geldiği zamanda dünyanın en akıl almaz, en ağır işkenceleriyle tanıştı. 1950 yılında “Komünizm Propagandası” yaptığı gerekçesiyle tutuklandı. Kozan Cezaevinde bir yıl yattı. 1951 tarihinde serbest bırakıldı. Tüm bu travmalar beş yıl sürdü. Büyük usta her makalesinde bedeninin tahammül edemeyeceği ağır ve insanlık dışı işkencelere maruz kalıyordu. Bir işe girdiğinde polis ya da jandarma arkasından işyeri sahibini tehdit ederek Yaşar Kemal’i işten attırıyordu. Hatta kendi fiziki kapasitesinin kaldıramayacağı işlerde bile çalışırken, polis ve jandarma yüzünden rahat yüzünü göremiyordu. Bırakmadık kasaba, köy ve ilçe kalmadı çalışmak için. Ancak her seferinde ilgili karakollar yerine buluyor ve işyeri sahibini tehdit ettikten sonra da Yaşar Kemal’in işine son veriliyordu ve yine karakollarda sabahlamalar bir alışkanlık ve gelenek haline gelmişti. Gazetelerde yazı zarken de tüm baskılara ve insanlık ayıbı uygulamalara rağmen hiç kimsenin önünde eğilmeden, yılmadan, aman dilemeden yazmaya devam ediyordu.

Alain Bosquet’in yazdıklarına göre, insanlığın yüz karası yoksulluk, dünya zenginleştikçe artarken, insanın, insanı; bir ülkenin başka ülkeyi, bir halk başka halk ya da halkları aşağılarken yani tüm insanlık aşağılanırken Yaşar Kemal’in “bitaraf” olması mümkün müydü?[2]

1961 Anayasa’sının yürürlüğe girmesinden sonra kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne katıldı. Emekçilerin iktidarı için mücadele etti. Sekiz yıl çalıştıktan sonra yönetim kadrosuna geçti. 1978 tarihli söyleşide büyük kitleleri yönlendirecek Marksist partiye ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

1995 tarihinde Alman “Der Spiegel” dergisine verdiği demeçte Türkiye’de devletin Kürtlere yönelik yıllardır süren baskı politikasını, o günlerde tüm şiddetiyle süren savaşı anlatan “Yalanlar Seferi” başlıklı makalesi yayınlandığında [7] Terörle Mücadele Yasası kapsamında “bölücülük propagandası” yapmakla hakkında DGM’de dava açıldı. Yaşar Kemal aslında makaleyi Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye başlıklı derleme kitap için yazmıştı. Kitap Şubat 1997’de yayımlandı ve raflara çıkışının ikinci gününde toplatıldı.[7] 23 Ocak 1995’te yapılan ilk duruşmada aralarında Orhan Kemal, Demirtaş Ceyhun, Erdal Öz, Adalet Ağaoğlu’nun bulunduğu yüzlerce kişi Yaşar Kemal’e destek vermek için mahkemeye gitti.[8] Yazar, 2 Aralık 1995’te beraat etti [9]. 7 Mart 1996 tarihinde de açılan davada Halkı düşmanlığa ve nefrete teşvik etmekten suçlu bulundu. 18 Ekim’de Yargıtay, kararı onayladı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine açılan davada Yargıtay’ın kararı bozuldu ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu yargı sisteminde 10. Maddenin ihlal edildiğine karar verildi.

Yaşar Kemal’in yaşamı ile dünya görüşü, edebiyatı, inancı, vicdanı, mücadelesi, içindeki devrim ateşiyle koparılamaz bir bağı vardı. O bağ özgürlüğe giden yolun anahtarıydı. O usta yalnız edebiyatımıza değil, dünya edebiyatına yön veren önemli insanlardan biriydi.

O iyi insan, diğer iyi insanlar gibi o güzel atlara binip hep birlikte gittiler. Büyük ustanın yüreğinde bitmeyen insan sevgisi, onu yargılayan, mahkûm eden ve düşman gözüyle bakanları hep utandırmıştır. Kendi deyimiyle “Bir toplum, hoşgörüsü kadar güçlü, sağlam, haklıdır. Zulmü kadar zalim, zayıftır. Irkçılık ise en korkunç hastalıktır.”

Büyük ustanın üçüncü ölüm yıl dönümünde İnce Memed’i, Orta Direk’i, Binboğalar Efsanesi, Yer Demir Gök Bakır, Ağrı Dağı Efsanesi, Kimsecik Üçlemesi, Teneke, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Sarı Sıcak, Tek Kanatlı Bir Kuş ve diğer şaheserleriyle hep anacağız.

Yaşar Kemal’in eserlerinden geçen bazı özlü sözler:

• Biz geldik ellili yaşlara, bizler gidince çocuklarımız ne kadar mukavemet eder, bilemeyiz.

• O, güzel insanlar giderken arkalarında güzel şeyler bıraktılar…

• İyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık!

• Daha neler göreceğiz; adını koymak edepsizlik olur!

• Şu dünyada her bir yaratığın tutunacak bir dalı var, insanın yok.

• İnsan, evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar.

• Yılanların Öfkesi, Yılanların Öcü, Yılanların Hışmı ve Özgürlük Üstüne!

• Bir topum, hoşgörüsü kadar güçIü, sağIam, hakIıdır. ZuImü kadar zaIim, zayıftır. Irkçılık ise en korkunç hastalıktır.

• İnsan soyu canavar olmuş da bizim haberimiz yok!

Merhaba

Dünyanın ucunda bir gül açılmış
Efil efil esen yele merhaba
Karanlığın sonu bir ulu şafak
Sarp kayadan geçen yola merhaba

Gün be gün yüreğim ulu yalımda
Engel tuzak kurmuş bekler yolumda
Zulümlerde işkencede ölümde
Bükülmeyen güce kola merhaba

Acıda kahırda çekmiş geliyor
Güneşten boşanmış kopmuş geliyor
Bir ışık selidir sökmüş geliyor
Nazım usta coşkun sele merhaba

Alınacak Anadolu’nun öcü
Yerde kalmıyacak çekilen acı
Açıldı geliyor şafağın ucu
Şu doğdu doğacak güne merhaba

Selam olsun dört bir yana merhaba
Akan kana düşen cana merhaba
Hesap sorulacak güne merhaba
Türküler söyleyen dile merhaba

Yaşar Kemal

Selamla, sevgiyle…


[1] Prof.Dr. Gökhan Atılgan, BirGün Gazetesi (25.02.2018)
[2] Alain Bosquet, Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor (Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2004).
[3] Alpay Kabacalı, Bir Destan Rüzgârı Fotoğraflarla Yaşar Kemal (Sel Yayıncılık, İstanbul 1997).
[4] “Yaşar Kemal biyografisi”. yasarkemal.net. (4 Mart 2016).
[5] Mahir Ünlü, Ömer Özcan, 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı İnkılap Kitabevi, 2003).
[6] http://www.gazetevatan.com/-yasar-kemal-e-nobel-i-mahmut-baksi-engelledi–746629-gundem/
[7] Bianet, 17 Aralık 2014, wikipedia’dan
[8] Mustafa Özdabak, 20 yıl sonra Yaşar Kemal’in yargılandığı Mahkemeler (İstanbul, 23 Ocak 2015).
[9] “Yaşar Kemal’e Beraat”, Milliyet (2 Aralık 1995).