63C39EBA-9F9A-4F4D-A63D-CC02FF1028DF

Yener ORKUNOĞLU

Milliyetçilik, savaşların ve militarizmin anlamsızlığını gizler. Gerçek bir sosyalisti diğer “ulusolcu” ve milliyetçi sosyalistlerden ayıran en temel ölçütlerden ikisi ezilen milliyet ve savaş karşısındaki aldığı tutumudur. Kendi ülkesinin yürüttüğü emperyalist savaşa karşı çık(a)mayan biri gerçek bir sosyalist sayılamaz. İşgal savaşına karşı çıkması yetmez, bu savaşta kendi ülkesinin yenilgisini istemesi de yeterli değil, kendi ülkesinin yenilgisi için mücadele etmesi gerekir. Literatürde “Devrimci Yenilgicilik” düşüncesini ilk savunan ve uygulayan, bildiğim kadarıyla Lenin’di. Birçok Bolşevik bile birinci Emperyalist savaş sırasında tereddüt geçirmiş, “Anavatan Savunması” galeyanına kendini kaptırmış, Lenin’in devrimci yenilgicilik politikasına ilkin destek olmamıştır.

Burjuvazinin düşünürleri geçmişte, sosyalistlere, milliyetçi duyguların nasıl aşılanabileceği ve bulaştırılabileceği üzerine kafa yormuşlardır. İtalyan sosyolog Vilfredo Pareto (1848-1923) bu düşünürlerden biridir. Burjuvaziye akıl hocalığı yapan “burjuva sınıfının Marx’ı” olarak görülen Pareto açısından, o dönem güçlü olan sosyalizmi çökertmenin en etkin yolu, milliyetçi duyguları sosyalistler arasında yaymaktır. Sosyalistlere milli duyguları bulaştırmanın en iyi yöntemi ise ülkeyi diğer uluslara karşı savaşa sokmaktır. Çünkü savaş, milli duyguları canlandıran en etkili araçtır. Pareto’ya göre akıllı burjuvazi, sosyalistleri kullanmayı bilen, özellikle sosyalistlerin savaştan yana tavır almalarını sağlamayı başaran burjuvazidir. Pareto, bir dünya savaşının sosyalistleri en az yarım yüzyıl geriye iteceği öngörüsünde bulunmuştur.

İtalyan düşünür Losurdo’ya göre, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan önce Alman Marksistlerini etkileyen düşünür Pareto’dur. Gerçekten de savaş sırasında Almanya’da ve öteki Avrupa ülkelerinde işçi sınıfının partileri milliyetçilik ideolojisine kapıldılar. Pareto’ya göre “bütün ülkelerin işçileri birleşin” sloganı yerini “bütün ülkelerin işçileri birbirinizi öldürün’ söylemine bıraktı.

Ne yazık ki, onun öngörüleri doğrulanmış, özellikle Avrupa işçi sınıfının, o dönemki Marksist sosyal demokrat partilerin büyük bir kısmı ‘Anavatan Savunması’ altında emperyalist savaşa destek olmuş, işçi sınıfı, komünistler ve sosyal demokratlar olarak bölünmüş, sosyal demokrasi giderek kapitalist düzenin temel destekçisi haline gelmiştir.

Türkiye’de Kürt düşmanlığı konusunda birinciliğe yarışan şu “ulusolcu”lara bir bakın. Gazeteci Levent Gültekin bir televizyon programında AKP’nin sağında MHP’nin, solunda ise “ulusolcuların” yer aldığına dikkat çekmişti.

Milliyetçiliğin, insanı ve ufkunu sınırlayan bir ideoloji olduğu her geçen gün daha berrak bir şekilde açığa çıkmaktadır. Çok derinden düşünüldüğünde, milliyetçilik, ulusal alandaki bencilliktir. Bir başka deyişle, milliyetçilik, bencilliğin, ulusal alana kaydırılmasıdır. Dünyadaki anlamsız ekonomik rekabet mantığının, siyasal alandaki ifadesidir. Milliyetçi ideoloji, iç gerilimleri, ‘dışarıya yönlendirmek’ suretiyle militarizmi meşrulaştırır ve güçlendirir. Bu nedenle, milliyetçilik ile militarizm arasında bir ilişki vardır: Milliyetçilik, savaşların ve militarizmin anlamsızlığını gizler.

Milliyetçilik çağımızın afyonudur. Nasıl din Ortaçağ’da insan düşüncesine kelepçe vurup, insanı uyuşturan bir ideoloji haline geldiyse, milliyetçilik de çağımızın ‘din’i haline gelmiştir. Dolayısıyla milliyetçilik esas olarak özgürlüğün düşmanı haline gelmiş bir ideolojidir.

Milliyetçilik, kitleler arasında yaygındır. Bu ise milliyetçiliğin ne kadar tehlikeli bir uyuşturucu ideoloji olduğunun göstergesidir. Milliyetçiliğin kitleler tarafından kabul görmesi konusunda, müsaadenizle Tolstoy’un tanıklığına başvurmak istiyorum. “Sanat Nedir” adlı eserinde şöyle yazar:
“Sanatın başarısı, bilime olan yakınlığıyla ilgilidir. Aradığı bilimsel özellikleri bulan ve inanan okuyucu, sanatın kendisine yüklediği misyonu anlayacak ve bunu başkalarına da taşıyacaktır. Fakat toplumdaki büyük kitleler, düşünceye ve düşüncenin karşısına çıkacaktır. Düşünceyi önemsemeyen ve yok etmeye çalışan kitlelerin saldırısına maruz kalan insanlar, her şeye rağmen düşüncenin değerinden taviz vermeyerek mücadele edecekler, gerçekleri araştırarak gerçek sanatı ortaya koyacaklar ve sonuçta, düşünceyle birlikte tekrar kitlelerin önüne çıkacaklardır. Yürüdüğü yolu bilinçle aydınlatan insanların çabası önemlidir ve ikiyüzlülük, bu insanların çabalarıyla ortadan kalkacaktır.”

Tolstoy’un söylediklerini başka alanda uygulayan tek tek insanlar vardı: Lenin, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht.

Türkiye’nin Afrin’e karşı yürüttüğü işgale karşı çıkan çok az sayıda sosyalist vardır. İnsanlık tarihinde bazı dönemler vardır, bir tek insan, bir tek fotoğraf milyonların gerçek ihtiyaçlarının sesi olabiliyor. 1. Emperyalist Savaş sırasında Rusya’da Lenin, Almanya’da ise Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht savaşa karşı tutumlarıyla gerçeklerin ve insanların barış taleplerinin sesi ve sembolü olmuşlardı. Liebknecht ‘Asıl düşman kendi ülkemizde içerdedir’ diyordu. Vietnam Savaşının anlamsızlığını en iyi dile getiren, vurulup yere düşmekte olan bir askeri gösteren Why (Neden) fotoğrafıydı. Bu fotoğraf, binlerce kelimeden daha etkili olmuştu.

Bugün tek tek de olsa işgale kaşı çıkan seslere ve sembollere ihtiyaç var. İnsanlığı ve vicdanımızı kurtarmak için, ya işgale karşı bir ses olalım, ya sembol yaratalım veya her ikisini birlikte yürütelim.