İSLAM’IN GÜNCELLENMESİ DERİN PROJE TADINDA

10714615_654988691281852_1186860154_n (1)

Yakup Aslan

 

Arkadaşlarla muhabbet ediyoruz. Konu İslam’ın güncellenmesi ve giderek siyasallaşan, egemenlerin propaganda aracı haline gelen Cuma namazları.. Yetkin insanlarla bu konuları konuşmanın keyfi farklı oluyor. Biliyorlar. Bilginin erdemi içerisinde kendilerinden eminler, asla hadlerini aşmıyorlar. İfadeleri tevazu yüklü. Dinin en çok, dindarlardan çektiği vurgusu var. Cuma namazlarının tamamen ırkçılık şovuna dönüşmesine hayıflanıyor bir arkadaş, diğeri dinin üst akıl tarafından devletin hizmetinde kullanışlı bir aparat haline getirilmesinin yeni olmadığını söylüyor..

haccac-bin-yusuf.jpg

Ha bir de belki de MGK’nun cemaatleri bitirme, bütün dini faaliyetleri, yayınları tamamen Diyanetin tekeline taşıma kararına zemin hazırlaması niyetini taşıyor olabileceği ihtimali süren icraatlar baz alındığında, büyük bir ihtimalle hazırlanmış bir projeye işaret eden dinin güncellenmesi gündemi var.. İslam’ın güncellenmesine işaret eden cumhurbaşkanının ardından, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi güncellemenin yapılmasına hazırlıklıymış gibi hemen “lebbeyk” dedi.

İran İslam İnkılabının ilk yıllarında ülkenin en gözde entelektüel, feylesof ve alimlerinden Abdulkerim SuruşRecm, el kesme, kırbaç cezası, kadın hakları, adalet ve idamlar” ile ilgili hükümlerin mevcut şartlar ve terihsellik perspektifinde yeniden ele alınarak güncellenebileceğini, güncellenmesi gerektiğini söylediğinde, dini otorite tarafından mürted ilan edilerek linç edilmiş ve yurt dışına çıkmak zorunda kaldığı süreçte, İstanbul’da verdiği bir konferansın ardından kendisine ülkeye ne zaman döneceği üzerine sorulan bir soru üzerine, “daha sınıra varmadan bağnazlar fanatikler derimi yüzer! Nasıl döneyim!” demişti.

Din; özgür, sivil, bağımsız ve siyasi otoritenin emrine girmediği sürece insanlığın huzuruna, gelişmesine, barışa ve güven içerisinde olmasına aracı olur. Otoritenin hizmetine giren, finansını oradan sağlayan din sadece otoriteye hizmet eder. Egemenlere bağlı bir din, otoriteyi düzeltme, uyarma, önünü kesme ve ıslah etme gibi reflekse sahip olmaz. Hükümran olan otoritedir, din değil. Din sadece egemenlerin ihtiyaçlarına uygun hareket etmek zorundadır, çünkü aksi taktirde ya kellesini vermek veya beslendiği sofrada kovulmak durumunda kalacak… Bu döngü içerisinde hiç kimse selamette değil. Din devletin bekası için kolaylaştırıcı bir araçtan öte bir anlam ifade etmez. En çok da insan canına kıyma yolunda kolaylaştırıcı bir araçtır. Bütün kutsal kitaplar gibi, İslam’da yasak olan insan öldürme, kardeşi katletme konularında yalandan, hileden oluşan çareler aramakta yoğunlaşır. Kolaylaştırıcı olmadığında, kellesinin gitmesi devlet ritüeli gereği kaçınılmaz olur. Osmanlının meşhur uygulamalarından biridir. 2. Osman daha önce varolan geleneği maşrulaştırmak için fetva istediği Şeyhülislam Esad Efendi’yi kardeş katlini İslam’a aykırı bularak fetva vermemesinden dolayı öldürmüştü. Allah katında şirkten sonra en büyük günah insan öldürmektir. O bu fetvayı vermeyince kellesini verdi ama sultan işlerini kolaylaştıracak yeni bir Şeyhülislam bulmakta çok da zorlanmadı..

Dört halifeden sonra politik entrikalarla kendisini ümmetin halifesi, imamı, rehberi ilan eden Muaviye zamanında dini hükümlerde en büyük sapmanın, savrulmanın yaşandığı bilinen bir gerçektir. Şam valisi Muaviye, Osman’ın hilafet döneminin son zamanlarında ortaya çıkan karışıklıklar sonucu halifenin katledilmesinin ardından Ali’ye biat etmemişti.  Aişe’nin etrafında yine aynı gerekçe ile toplanmaları neticesinde, Müslümanların birbirini katlettiği Cemel ve Sıffin savaşları yaşandı ve bu süreç Ali’nin katledilmesine kadar vardı.

Muaviye döneminde, toplumda Ali karşıtlığı özellikle camilerde ve halifelik makamındaki kişi tarafından yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Muaviye, cuma hutbelerinde açıkça Ali’yi lanetleyen ifadelere yer veriyor ve akıtılan Müslüman kanından onu sorumlu tutuyordu. Diğer vilayetlerde olduğu gibi Medine’de Peygamber’in mescidinde de, cemaatin arasında Hasan ve Hüseyin’in de bulunmasına rağmen bu uygulama devam ettirilmişti. Ali’ye minberden lanet okunmasına açıktan tepki gösterenler ise sert bir şekilde cezalandırılmışlardır. Hutbelerde Ali’ye lanet okuma, Emevi halifelerinden Ömer b. Abdülaziz son verinceye kadar devam etti.

Evet, gelenekte bugün bile Muaviye’yi kutsayan büyük bir kesim var. Hiç kimse onun eseri olan hurafelerden, uydurma kutsallarından söz etmiyor bile. Çünkü onların mutlak doğru kabul ettiği inanç zemininde, tarihte gerçekleştirilen sapmaların ortaya çıkması onların bütün ezberlerini bozacak.. Din olarak gördükleri birçok kutsalın, aslında Sıffin ve Cemel savaşlarından sonra iktidara gelmiş olan Muaviye dönemi alimlerinin, halifeliğe yardımcı olabileceği düşüncesiyle imal etmiş olduğu sayısızca uydurma rivayet olduğunu bilmiyorlar. Ezan’a Ali ve ailesine lanet okumayı ekleyen Muaviye, çok da ciddi bir direnişle karşılaşmamıştı. Hızını kesmedi, saltanatı ve devletinin egemenliği için Nassa aykırı olan ne kadar cürüm varsa sarayının sofrasında beslediği ulemaya onaylattı. Esasen kendini ümmetin rehberi, halifesi ve imamı gördüğü için çok da ulemaya da ihtiyacı yoktu, ama inandırıcılığını yitirdiğinde icadı olan ruhbanlık sınıfı otoritesini kullanması işe yarayacaktı.

Muaviye, halife olarak Emevi Camiinde kıldırdığı Cuma namazında Ali ve ailesine lanet okumayı gelenek haline getirmişti. Hutbe namazdan sonra okunduğundan cemaatten bir kısmının bundan rahatsız olup camiyi terk etmesini engellemek maksadıyla, hutbeyi namazdan önce okutmaya başladı. Uygulamalarına muhalefet edenleri, katlederek toplumda baskıyı hakim kılmaya çalışıyordu. Hicr b. Adiy ve arkadaşlarını 4. halife Ali’ye yöneltilen lanetlemeye karşı çıktıkları için hunharca öldürmekten çekinmedi. Ebubekirin Oğlu 4. halife Alinin Valisi Muhammed B. Ebubekir’i öldürtüp Eşeğin karnında yaktırarak, muhaliflerine gözdağı verme geleneği de ona aittir. Muhaliflerini düşman ve hain ilan edip katletmenin yanında, kendisine dost gördüklerine de kazandırıyordu. Daha iktidarının başında yandaş olanlara kazandıracağını zaten duyurmuştu. İktidarı için ayrımcılık, suikast, kundaklama ve yandaşlarına beytülmalden bolca ikramlarda bulunmak sıradan yöntemleri olmuştu. Misal olarak, Sıffin öncesi ve sonrası Halife Ali ve taraftarlarına karşı düzenlediği hileli entrikaların baş mimarı Amr b. As’a mükafat olarak Mısır’ı verdi. Fesadın yaygınlaşmasıyla birlikte evlilik dışı çocuklar gündem olmaya başlayınca Muaviye, evlilik dışı çocukla normal bir kardeşlik kurulabileceği iddiası ile Ziyad b. Sümeyye’yi nesebine geçirdi.

Muavi’ye tek çare olduğu, seçilmiş kişilik, üstün irade algısını hakim kılmayı başarmış, seferlerle dünyayı kurtarma ve İslam’ı hakim kılma iddiasındaydı. Dolayısıyla yaptığı her uygulama kutsanıyor, altında ilahi bir hikmet olduğu düşünülüyordu.. Saltanata ve iktidara yakın kesimleri suçtan muaf tutma, yargıda ayrımcılık yapma geleneğini başlattı. Şefaat ve saraya yakınlık, taraftarlık zemininde had cezalarının uygulanmasını durdurma yakını kayırma, ırkçılık ve adaletsizlik geleneği de Muaviye’nin eseridir. Beytülmal üzerinde de istediği gibi tasarruf sahibi olmayı başlattı ve zekat gelirleri üzerinde yandaş ve akraba gözeterek keyfi harcamalar yaptı.

Hile, entrikalar ile gasp ettiği yönetimi saltanata dönüştürüp oğlu Yezit’e devretme gibi bu ve benzeri birçok dinden sapmaya, zulme imza attı. Şura ile seçim yerine, sakıncalı kişileri, yakınlarını vali tayin etme ve atama yoluyla saltanatı başlatan da odur. Muaviye’nin, Yezid’e veliahd olarak biat alma girişimine Hüseyin, gerekli vasıfların olmamasından dolayı itiraz etti. Medineliler üzerindeki tesirini çok iyi bildiği Hüseyin’in biatı, Muaviye için son derece önem arzediyordu. Bu sebeple Hüseyin üzerinde baskı oluşturmuş, baskıcı tedbirlere başvurmuş, Hüseyin kabul etmiş gibi göstererek oğlu Yezid’e veliahd olarak biat almıştı.

Bu esas üzerinden şark kurnazlığı ve Bizans entrikalarıyla ele geçirmiş olduğu halifeliği, her türlü ahlaksızlığın ve fıskın içerisinde olan oğlu Yezid’in zimmetine geçirmekten çekinmedi. Çünkü halkın bu değişimi kutsayıp, bir gizli hikmete bağlayacağından emindi.

Ümmetin halifesi olarak lanse edilen Yezid, babasından geri kalmadı. İlk politikası, Müslümanların kutsal mekanı Mekke’yi istila etmesi ve Kabe’yi taşlatmasıydı. Devamında politikalarına itiraz eden, halifeliğini kabul etmeyen peygamberin torunu Hüseyin ve beraberindekileri kadın, çocuk, yaşlı farkı gözetmeden hunharca katletmesi ve peygamber soyundan gelenlere zulmetmeyi gelenek haline getirmesiydi.

Muaviye, Ebu Süfyan’ın oğludur. İslam tarihinde unutulamayan isimlerden biri olan Hind, Muaviye’nin anasıdır. Bilindiği gibi Hind, Hamza’yı katletmek için bir katil kiralamış ve bu kiralık katilin eliyle Hamza şehid edilmişti. Hind, Hamza’nın bedeninin yanına gelip ciğerlerini sökmüş kin ve öfkeyle defalarca ısırmış, parçalamıştı! Ancak öfkesi dinmemişti. Hamza’nın parmaklarını kesip gerdanlık yaparak boynuna asmış ve ölünceye kadar da “parmak gerdanlığı” muhafaza etmişti.

Muaviye, iktidarı ele geçirip, hilafet adına saltanat kurup tahta oturduğunda ilk işi İslam hükümlerini kendisine uyarlama veya icraatlarını kolaylaştırıcı hükümler icad etme oldu! Şarap içtiği, ipek elbise giydiği, altın ve gümüş yemek servisleri kullandığı rivayet ediliyor. İslam fıkhına aykırı, yargılamada bulundu; şeriate aykırı hükümler verdi. Hırsız, taraftar veya imtiyazlı olunca cezalandırmadı. İslam tarihinde yağma ve çapulculuğu başlatan ilk isim oldu. Hükmü altındaki camilerin imam ve vaizlerine fermanlar gönderip minberde Ali’ye lanet okutturdu ve nice Müslüman’ın yıllarca bu lanete “amin” diye bağırmasına neden oldu. Baskı, zulüm, işkence, şantaj, sabotaj, terör, yıldırma, dehşet, cinayet, hakların çiğnenmesi gibi uygulamalar Muaviye saltanatının en belirgin özelliklerindendi. Muaviye’yi eleştirmeye veya itirazda bulunmaya kimsenin cesareti yoktu. Eleştirmeye veya onun icraatlarına itiraz etmeye kalkışanlar ya katlediliyor, ya da tutuklanarak zindanlarda işkence altında öldürülüyordu.

Açıktan işlenmeyen birçok nifak baba ve oğul sayesinde aşikar olarak işlenmeye başlanmış ve İslam’ın yerine Emevi sultasının heva ve heveslerinin hakim olduğu sapkın anlayışın eseri olan imal edilmiş, bozulmuş bir din günümüze değin süregelmiştir. Kendi yardakçılarına yazdırdığı birçok dini eserde, saltanatlarını kutsamış, kendilerini göklere çıkaran fıkhi rivayetlere yer verdirmişti.

Dedim ya İslam’ın güncellenmesi açıklaması üzerine belli bir grub arkadaşın konuya yaklaşımı böyleydi. Bir itirazım vardı. Benzetme yanlıştı. Elbette Erdoğan ile Suruş’un söyledikleri aynı şeyler değildi. Suruş, ‘el kesme, idam ve recm’ gibi konularda müçtehidlerin zamanın şartlarına uygun ve İslam inkılabını sıkıntıya sokmayacak yeni güncellemelerin yapılmasına işaret ediyordu. Geleneksel bir fıkhın hakim olduğu ve ahbariler ile usulilerin derinden süren kavgalarının arasında böyle bir mesaj anlamlıydı ama ağır bedelleri vardı. “6 yaşında çocukla evlenilebilir” ve ”asansörde halvet” gibi sözleri tartışma yaratan Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız, son olarak “Allah vur dediyse vardır bir hikmet” demiş ve kadınlara ‘kocalarından dayak yedikleri için şükretmeleri’ tavsiyesinde bulunması üzerine toplumda bir tepki başlamış Erdoğan da “İslam’ı 14 ve 15 asır öncesine göre yorumlayamazsınız.” Diyerek tartışma başlatmıştı. Elbette MGK kararının cemaatleri bitirme gibi bir projesinin olabileceği de gözardı edilmemelidir. Aslında maksadını aşan bir ifadeydi, nitekim(!) bir gün sonra kastının hükümler olduğu yorumu geldi. Emevi, Abbasi, Sefevi ve Osmanlı üretimi birçok rivayetin, uygulama ve içtihat yoluyla o saltanatlar döneminde İslam’a sokulduğu biliniyor, kargaşanın ana sebeplerinden biri budur. Diğeri de oluşturulan dini otoritenin devletlerin hizmetinde olmasıdır.

Emevi halifesi Muaviye’nin saltanatı döneminde gelenek halini alan Nassa aykırı cürümlerden bir kaçı üzerinde imal edilen uydurma hükümler bile durumun vahametini anlatmaya yeterlidir. Diğer saltanatların tamamında da durum böyledir. Sultanları ve yönetimleri asla İslam’ın hizmetinde olmamıştır, İslam’ı kendi emellerine hizmet ettirmişlerdir. O maskenin arkasında gerçek yüzlerini gizlemeye çalışmışlardır. Misal olarak Osmanlı…

Gerçi topluma hakim bir algı var, değiştirilmesi zor olan “Bütün Osmanlı padişahları velidir, Allah tarafından seçilmişlerdir, peygamber tarafından övülmüşlerdir”. Onların kim oldukları, nereden geldikleri ve nasıl bir yaşam tarzı içerisinde oldukları ve inandıklarını söyledikleri dini nasıl kendilerine uydurduklarını sorgulayan kimse olmaz. Olanları da kimse duymak istemez. Dünyanın bütün tarihçilerini toplasanız, ne kadar belge varsa önüne de koysanız dindar bir Türk’e Sultan Murad’ın içki içtiğine veya birçok sultanın siroz tedavisi gördüğüne ikna edemezsiniz. “2. Abdülhamid velidir, abdestsiz yere basmamıştır” algısını değiştirmek mümkün değil. 33 yıl boyunca ülkeyi istibdatla yönettiğini ve Osmanlı topraklarının onun zamanında kaybedildiğini bütün aydınlar söylüyor. “Fatih, Yavuz, 1. Osman ve dahi pek çok diğer Osmanlı sultanları Allah’ın seçilmiş kullarıdır.” Halk nazarında. Oysa Allah’ın yasakladığı cinayet, kendi çocuklarını, kardeşlerini, babalarını uydurdukları devletin bekası gerekçesiyle katletme geleneği gibi birçok uygulama onların eseridir. Beşikteki çocukların katledilmesine hükmetmişler ve bunu da dini otoriteye kılıç zoruyla onaylatmışlardır.

Hükümler güncellenmeli tamam da egemenlere hizmet eden resmi bir din buna müsait değil ki. Önce din üzerindeki sulta sonlandırılmalı. Din özgürleşip, sivilleşmelidir. Türk Diyanet kurumu sisteminde, İslam devlete hizmet eder, devlet İslam’a değil. Otonom, özgür ve irade sahibi olan devlettir, İslam değil. O nedenle padişah “günahsız evladını katletmek” isterse devletin selameti için İslam “kolaylaştırıcı yorumlama” misyonunun gereğini yerine getirir. Aksi bir duruş mümkün değildir. Örneğin, 2. Osman (1618-1622) döneminde kardeş katlini İslam’a aykırı bulan, devletçe kurgulanmış konumuna yüklenen misyona ters düşen Şeyhülislam Esad Efendi öldürülmüştü. Birçok Şeyhülislam sultanların istediği fetvayı vermediğinden dolayı en vahşi yöntemlerle katledilmişlerdir. Sultanların esareti altına giren fıkıh, İslam’ın değil devletin selametine göre gelişir. Böyle bir zeminde, uydurulmuş din ile indirilmiş din arasındaki farkı anlamak kolay değildir. Otorite buna izin vermez. Özellikle savrulmalarla birlikte kılıç zoruyla İslam’a dahil edilen hükümleri teşhis etmek, kolay olmayacaktır. Egemen olan devletin dinidir, özgür ve ilahi iradenin hakim olduğu din değildir…

Muhabbetin rehaveti, asırların getirdiği yorgunluk ve yılgınlığındandı, sözün etkisiz veya hakikati açıklamaktan aciz olmasından değil. Mazlum olan sadece din mazlumları değildi, dinin kendisi de mazlumdu. Tahrif edilmiş, ihanete uğramış, baskı altında kalmıştı. Müslümanlar kendilerini güncellemeden dini güncellemeye çalışırlarsa, İslam’a en büyük darbeyi vurmuş olurlar. Her şeyden önce din, artniyetli sömürgecilerin sultasından kurtarılmalıdır..
Aslında muhabbet bitmedi.. Birlikte hareket etmek, birlik olmak, birlikte karar almak, birlikten güç doğar, birlikte rahmet var ve daha uzun bir gündem.. Birliğin olmadığı yerde tefrika vardır ve orada hayra dair bir pratik çıkmaz.. Birliğin içerisinde olmayan, uçurumun kenarındadır. Yok olması daha kolaydır. Arkadaşlardan biri, kendi sürüsünden ayrılıp avcının kurduğu tuzağa yakalanan güvercinleri, özgür kalabilen diğer güvercinlerin birlik olup kazıklara bağlı ağı nasıl söküp tuzakların içerisinde zaafa uğramış, halsiz düşen arkadaşlarını kurtardıkları hikayesini anlattı.. Derin bir mevzu ve derin bir hikaye… Maksadını aşan güncellemeler, ifadeler.