10714615_654988691281852_1186860154_n-1

Yakup ASLAN

Irkçılık hastalıktır ve aynı şekilde ırkçılık yapanların bunu, sürekli bir şekilde başkalarına hatırlatmaları da akıl tutulmasıdır. Irkçılık, ayrımcılık, bölücülük, ötekileştirmek kötüdür, insanlık düşmanlığıdır ama buna bulaşanların bunu sürekli bir şekilde ırkçılık mağdurlarına hatırlatmaları daha kötü ve paranoya haline gelen bir cinnet halidir. Dahası bu kesimin sıkıştığında kullandıkları argümanlar de sıkıntılıdır. Adaletsizlik, yolsuzluk, hukuksuzluk, zulüm, nefret, insan hakları ihlali, ırkçılık politikaları dolayısıyla ülke dibe vurunca, egemenlerin çokça kullandığı “kardeşiz, bu gemi batarsa” argümanıdır. Samimi olmadıklarını ve sadece kendilerini kurtarmak için çırpındıklarını yüzlerinden okumak zor değil.

Hiçbir pratik yanı olmayan ve sadece bir mecazdan, benzetmeden ibaret olan bu söylemin, bu kadar istismar edilmesinin nedenleri var aslında. İnsanlar kolay kanıyorlar. Karşılığı olmadığı halde, bu ajitasyona neden hep inanıldığını düşünmek lazım. Düşününce, “gemi” mecazının ya da aldatmacasının hassas zamanlarda kullanılmasının sebeplerinden birinin, yaşanan çaresizliği, tükenmişliği, aczi örtmek olduğu görülür. Özellikle egemenlerin sarıldığı ‘aynı gemideyiz’ refleksi bir tür tehdit, ikaz, kimi zaman ihtar, bazen de gidişatın kötülüğünden ve çözümsüzlük karşısındaki çaresizlik ifadesidir.

“Kardeşiz” ve “aynı gemideyiz” ifadesi, her türlü kötülüğü, hukuksuzluğu, çirkinliği yerlilik ve millilik potasına sıkıştırmayı mümkün hale getiren bir mecazdır. Kitleleri uyutmaya yarayan bir narkozdur. İlk dönemlerdeki etkisini yitirmiş olsa da  balık hafızalı kitleler üzerinde fazlasıyla kullanışlı ve kasvetli bir slogan olarak varlığını sürdürüyor.

Sıkıntılı zamanlarda, hak, hukuk, eşitlik, kardeşlik, adalet, kavramları çoğu zaman öteki olarak görülenlerin talepleri algısıyla dikkate alınmazken, sorun çözülmüş gibi davranarak illüzyon maharetiyle hatırlanan gemi repliği, otoriteyi tahkim etmekten başka bir anlam içermiyor. Çıkar merkezli kifayetsizler; muhaliflerin, kendilerinden görmediklerinin hak taleplerini yok sayarak bahsettikleri o gemi zeminini aslında boğucu, kasvetli yaşanılmaz bir cehenneme dönüştürenlerin kendileri olduğunu unutuyorlar. Gemi illüzyonu, hayra alamet olmadığı gibi, bela, musibet, sosyal deprem ve riskleri de ifşa ediyor. Bu acizliğin göstergesidir. Kitlelerin daha kötü duruma ses çıkarmaması için uyuşturulma gayretidir. Ortaya çıkmış suçları örtmek, olayları sulandırmak, gizlemek ve toplumun başına daha büyük belalar açmak için mühlet talep etmek için etik olmayan bu kurnazlıklara başvurmaları bildikleri tek yöntemdir. Acze düştükleri zaman yardım talep ederler ama asla ahde vefalı değiller..

1800’lü yıllarda Kozanoğulları başkaldırısını bastırmak üzere Kürt Beylerinden yardım isteyen Osmanlı benzer argümanları kullanmış, Ağrıdan 400 seçkin savaşçıyla giden Sûrmelî Memet Paşa ve Evdalê Zeynikê’nin öncülüğündeki gücün tamamına yakını koleradan ölmüş, Sürmeli Mehmet Paşa’yı da yılan öldürmüştü. Geriye kalan otuz savaşçıyı, ne arayan olmuştu ne soran. Çünkü o gemi illüzyonu sadece dört yüz savaşçının gönderilmesi içindi. “Kardeşlik, ümmet bilinci, kader ortaklığı ve aynı gemideyiz” söylemlerin inandırıcılığını yitirip sıkıcı hale gelmesi statükonun bu kavramları fazlasıyla yalama hale getirmesini ve egemenlerin hukuksuzluğunu, çıkar endeksli hedeflerini normalleştiren bir tutumu beslemesindendir. Gemi metaforunun kuşatması altında olan zeminlerde, karşıtları susturmanın ve sindirmenin yöntemi ülkenin bekası ve vatana ihanet kavramlarıyla geliştirilmektedir.

Türkiye’de statüko sıkıştığı her dönemde bu narkoz egemenlerce kullanılır, ancak uzun süredir mızrak çuvala sığmıyor ve toplumun önemli bir kesimi bunun sadece aldatmaca olduğunun farkında. Haliyle “aynı gemideyiz” tehdidinin, ihtarının dile getirilmesi, hiçbir derde çare olmadığı gibi kullanışlı olma vasfını da yitirmiştir.

Ülkede büyük bir tahribat meydana getirdikten, ekonomik, askeri, siyasi, yargı, sosyal yapı zemininde her türlü hukuksuzluğa, adaletsizliğe öncülük ettikten sonra elde kalan malzeme ile bu tahribatı onarmak kolay değil. Her türlü hukuksuzluk, adaletsizlik, yolsuzluk çıkarılan yasalarla suçsuzluk sayılıp, adeta kazanılan bütün hakların üzerinde bir korku imparatorluğu inşa edip taraftarları dışındaki herkesi hain, terörist, öteki ilan ettikten sonra “aynı gemide bulunmak” gibi simülasyon ile kitleleri toparlamaya çalışmak, inşa edilen paradigmanın çöktüğünü gösterdiği gibi, gidişatın da çok iç açıcı olmadığına işarettir. Haksızlığı, adaletsizliği, saldırganlığı, şiddeti kendisi için mubah görüp, muhalifleri bu suçlarla yargılamak gerçekten acizliktir. Yasal zırh hazırlayıp, terör estirmeyi bütün zeminlere hakim hale getirenlerin kendileri dışındaki herkesi düşman ilan etmesinin ne anlama geldiğini Noam Chomsky’nin “Korsanlar ve İmparatorlar” kitabının girişindeki şu anekdot çok net anlatıyor…

Aziz Augustine Büyük İskender’in esir aldığı bir korsanın hikayesini anlatır. İskender korsana “Hangi cesaretle denizlerde saldırganlık yapabildin?” diye sorar. Korsan “Sen hangi cesaretle tüm dünyaya saldırabildin? Ben sadece çok küçük bir gemiye sahip olduğum için korsan diye adlandırılıyorum, sense aynı şeyi çok büyük bir donanmayla yaptığın için imparator olarak adlandırılıyorsun.” diye cevaplar.

Sınırları uluslararası antlaşmalarla belirlenmiş bir toprak parçası üstünde yaşayan ve birbirinden farklı kültür, inanç, etnisite, dil niteliklerine sahip birçok ulus var. Tekçi zihniyet bunları kendisine benzetmek istiyor, benzeşmeyenleri ise düşman alegorisi içinde inkar ve imha politikalarına maruz bırakıyor. Sıkıştığı zaman ise “aynı gemi” veya “kardeşlik” narkozuyla oluşturduğu derin kırılmaları onarmaya çalışıyor. Bir teritoryal üzerinde ve askeri darbe ürünü olan bir anayasa tarafından nitelikleri, sınırları yasal düzenleme ile belirlenmiş bir siyasal egemenlik ve ulusal kaygılarla oluşturulmuş ulus-devlet retoriği disiplini altında yaşıyoruz. Dolayısıyla bütün haksızlıkların, hukuksuzlukların ve yolsuzlukların toplumu kuşatması altında tuttuğu bir zeminde, “hepimiz bir gemide yaşıyoruz, bu gemi batarsa hepimiz yok oluruz” illüzyonu, toplumdaki eşitsizlikten istifade eden çıkar ilişkisi içindeki bir grup azınlığın ekmeğine yağ sürmeye yarayan kötü ve içeriksiz mecazdan başka bir şey değil.

Hakikat olarak gemide değiliz, varılacak ve inecek bir liman olmadığı gibi transfer olacak başka bir gemi de yok. Yani tamamen bir illüzyondan ibaret. Aynı gemide olduğumuzu, söyleyenler sadece çıkarlarını garanti altına almanın endişesini taşıyorlar. Bütün değerleri harcadıkları gibi, büyük felaketlerin önünü kesmeye yarayacak bu değeri de kendi çıkarlarına feda ettiler, ediyorlar.