10714615_654988691281852_1186860154_n-1

?

 

Yakup Aslan yazdı…

Kemal yazmış ama konu İran sakın yanlış anlamayın.. İlgimi çeken birkaç paragrafını alıyorum ama hiç kimse yanlış anlamasın bunun Türkiye ve Erdoğan ile bir ilişkisi yok. Bu tamamen İran devriminin yozlaşması çerçevesi içerisinde gelişen bir olaydır..

“Devrim hepimizi heyecanlandırmıştı o zaman. ‘Baldırı çıplakların’ inkılabıydı.” Türkiye’de özgürlüklerden, haktan, hukuktan, insan haklarından bahsederek ülkedeki bütün aydınların, aktivistler, yalın ayaklıların, sağcı, solcu, milliyetçi ve İslamcıların desteğini almış AK Parti sürecinden bahsetmiyor. Sakın aklınıza böyle bir şey gelmesin. AK Parti’nin propaganda aracı olan bir gazetede böyle bir şey ima etmesi bile düşünülemez.

“Şah’ın dikta ve yozlaşmış rejimine, emperyalizme, komünizme, kapitalizme ve Siyonizm’e meydan okumuşlardı. O yüzden solcular, sağcılar, İslamcılar herkes destek veriyordu devrime.”

Bütün devrimler, değişimler, güç elde etmeler hep böyle olmamış mı! Sürece destek verirler, sonra devre dışı kalırlar. Susturulurlar. Baskı görürler. Mahrum bırakılırlar. Sakın, aklınıza farklı şey gelmesin…

“Çok can vermiş, on yıl Irak’la savaşmış, her türlü suikast, terör, saldırıya uğramış ama yıkılmamışlardı.” İran-Irak savaşı 8 yıl sürmüştü. On yıl yazmış olmasından aklınıza ‘aslında bunun bilinç altında 16 yıl var, bundan dolayı karıştırıyor’ gibi bir düşünce gelmesin..

“Yazıyı yazarken Selahattin Eş’i aradım. Türkiye’de, İran’ı içeriden en iyi bilen isimdir.” İyi biliyor..

“Devrimin romantik ve duygusal havasını ikimiz de üzerimizden atmış. Acı gerçeklerle yüzleşmiş, hayal kırıklıkları yaşamış, büyük bir rüyanın sonunu izliyorduk.” Büyük rüyanın sonu romantizmden, duygusallıktan arınmış ayakları yere basan bir devrimcilik olmalı değil miydi? Teslimiyetin, devşirme çizgilerde yuvarlanmanın, çıkar ilişkileri içinde tuz-buz olmanın yerine onurlu bir duruş sergilemek daha erdemli bir duruştur. Gerçi herkese göre ‘Onurlu Duruş’ değişiyor. Göreceli bir kavram.. Güç zehirlenmeleri karşısında kölelerin ruh halini sergilemek, reva mı? Dün gece bir arkadaş paylaşmıştı.. Hindistan’da fillerin muti varlıklar haline getirilmesi için, daha küçükken normal bir zincirle ağaca bağlarlarmış.. Fil o zincirden kurtulmak için kendisini parçalar, bütün gücünü kullanırmış ama hiçbir şekilde zincirlerinden kurtulamazmış. Küçücük bedeni o zincirleri kırmaya yetmezmiş. Uzun bir zaman buna karşı mücadele verirmiş, sonra bu haline alışırmış. Alışılmış teslimiyet buradan başlar. Büyüdüğü zaman devasa zincirleri koparma gücüne ulaşır ama o ayaklarındaki küçük zinciri koparmaya yeltenmez. Zincirleri kıramayacağına inandırılmıştır çünkü… Teslim olmaya, zillet içindeki haline alışmıştır artık. Kırılamayan zincirler değil, onun zincirleri kıramayacağına inanmasıdır.

“İran halkının uğruna öldüğü devrim neden yozlaştı, çürüdü ve halkı mutlu eden bir hayal olmaktan çıktı? Sistem neden tıkandı?” Tam da bam teli burası. “Bütün devrimler çocuklarını yerler” sözü kime ayıt bilmiyorum ama Emevilerden bu yana, halkı Müslüman olan ülkelerde hep böyle olmuştur. Dış dünya da bundan farklı değil. Komünizm, Faşizm ve benzeri endişelerin, ekollerin ürünü devrimler hep böyledir. Kemal, bunları anlatırken İran’ın dışında hiçbir yeri ve kişiyi kast etmemiştir. ‘Akıllı adam közü neden avcunda tutsun’ deyimi, günümüzün geçerli akçesi değil mi?

“Emperyalist ABD İran’a ambargo başlattı, sen İran rejimini eleştiriyorsun. Yaptığın İran’a düşmanlık”. Haklılar, ama insan eğer içinde bulunduğu durumu eleştirme basireti gösteremeyecekse ne yapabilir! Üstün zekalı olanların aklına karpuz kabuğunu getirir.. Öyle yapıyor her halde. İslam İnkılabı romantizminden bugüne kadar nasıl bir çizgi izledi Kemal! Kendisi iyi biliyor, kemal sahibi olanlara tarif bile gerekmez. Cizre, Nüsaybin, Sur ve diğer yerlerde yaşananlar konusunda arifane bir kelam etti mi bilmiyorum, ama durduğu yeri biliyorum…

Yine yazdıklarına bakalım… Her sözün başında hatırlatma yapmak aklıma geliyor, kimse bu yazdıklarının İran’ın dışında bir ima taşıdığını düşünmesin. Sakın… “Aslında şu anda İran’da tıkanmış müesses nizamın sahipleri de tam olarak bunu diyor. Ne rüşveti, yolsuzluğu, ekonomik krizi, çarpık düzeni, ne halkın fakirliğini, kurumların yozlaşmasını konuşalım, ne de eleştirelim! Zira Siyonist İsrail ve emperyalist ABD İran’a saldırıyor!” Ülkenin bekası sözkonusu iken, dünün babayiğit İslamcıları vatan, millet, Sakarya sloganları ve ellerinde ırkçılık sembolleriyle meydanlara doluşurken yanlışlardan, beceriksizliklerden söz edilir mi? Böyle yapmak global emperyalistlerin değirmenine su taşımak değil mi!

36981014_555650744832441_5419218807279321088_n.jpg

“Ancak herkes kısa süre önce aynı İran’ın Obama ile yaptığı anlaşmaları ve ABD ile balayı yaşamasını unutuyor nedense.” Obama ve Trump ile görüşmek için neredeyse bir ülkenin birkaç aylık gelirini rüşvet verenler, Siyonist lobileri devreye sokanlar, 15 dakikalık bir görüşmeyi büyük diplomatik zafer olarak algılayanlar ve buna ilave olarak ihtiyaç olmadığı halde yağcılık için milyarlarca dolarlık ihaleleri peşkeş çekenler, sürekli yalanlanan “şu konuda antlaştık!” algı operasyonlarıyla kendilerini rezil edenler İranlılardı aklınızda olsun…

“İran’ın göz yaşlarının asıl sebebi kendi içindedir dememin sebebi budur.” Tam da aklımıza gelip de söyleyemediğimiz veya hatır için içimizde sakladığımız gerçek buydu. Gözyaşlarının sebebi iç bünyenin çürümesidir. Hani bizde bir söz varya… “Kirmê darê ji darê nebe, çu zevala darê nabe!” İçte bir yozlaşma olursa, çürüme meydana gelirse, çürüme neticesinde kurtçuklar oluşursa gözyaşlarına sebep olur. Kurtçuktan kastım parmakları her telde oynayan, her tele dokunan, kıvıranlar değil. Kimi zaman zafer işareti, kimi zaman Rabia, kimi zaman kurt işareti yaparak asrın palyaçolarına dudak ısırtan kıvraklardan söz etmiyorum. Yozlaşma, çürüme, ahlaksızlık, yozlaştırmayı resmileştirme, özel kumarı engelleyip, resmi kumara yatırım yapma, yolsuzluk, hırsızlık, tefecilik, ayyaşlık, zulüm, adaletsizlik, ölüseverlik, uyuşturucu furyası, yalan, ihanet bir toplumu çürütür ve bunun neticesi gözyaşıdır.

“Devrimin neden yozlaştı?” Zukum û zehrimar… Dedik ya iç çürümeden… Bütün kadroları tasfiye edip ele geçirdiği güçle zehirlenmeden… Ülkeyi, bütün gücü eline geçiren kendisine bir kutsallık atfeder. İnançları kullanarak, yasal düzenleme yaparak bunu yapanların devrimleri, toplumu, insanlığı zehirleyip yozlaştırmaktan başka bir misyonu kalmamıştır.

“Devrimin lideri Rehber İmam, kutsal bir yere oturtuldu. Mehdi yer yüzüne gelene kadar “Kaimi Makam-ı İmam Mehdi”, yani Mehdi adına sistemi yönetecek kişi oldu.” Kutsallar arasında sayıldığı zaman, dokunulmazdır. Kutsallar arasına girdiniz mi, dokunulmazsınız, kimse sizi eleştiremez, yanlışınızı söyleyemez. Dinden çıkmış olursunuz. Hain, terörist diye yaftalanırsınız.. Allah’ın emriyle hareket ettiğinize inanılır, yaptıklarınızda kimsenin bilmediği hikmetler vardır. Allah, peygamber ve kutsal kitaplar arasında dokunulmazlık zırhına bürünürsünüz. Gaybı da, gelecek ve geçmişi bütün haberleri bilirsiniz, bundan dolayı yaptıklarınızda ilahi bir müdahale var. Kısacası yeryüzünün en şerefli mahlukusunuz. Siz istemeseniz de sizi dolaylı veya açık şekilde ilahlaştıran kitleler olur.

“Bu kuralı anayasaya koydular. O kadar büyük bir güç verdiler ki Rehber’e, anayasanın ve yasaların üstünde, hesap vermeyen, denetlenmeyen, her dediği kanun hükmünde olan bir otorite konumuna geldi.” Tekçilik, şeflik, tek otorite budur. Kralların, sultanların, diktatörlerin özelliğidir bu; önce toplumda kendilerini kutsallar arasına sokarlar, ardından ele geçirdikleri güçle yasal bir zırha bürünürler. Galiba biraz aşırı oldu. Birilerinin içinden tutmayıp, açıktan küfrettiğini düşünüyorum. Bu anlattıklarımdan aklına İran’ın dışında bir yeri getirenler olacak..

Tam hedefin orta yerine, karavana olmayacak şekilde ateş edelim.. Yasal düzenleme ve dini kutsanma olduğundan en küçük bir eleştiri insanı rahatlıkla ipe götürebilir. Gösteri yapmak bile idam sebebi olabilir. Neden? Vilayet-i Fakih’e itiraz İslam devletine itirazdır. İslam devletine itiraz İslam’a, Kuran’a ve Allah’a itirazdır. Böyle yapan otomatikman mürted olur ve katli vaciptir… Türkiye’de idamın sürekli gündeme getirilmesi ve en olmadık bahanelerle bunun topluma pompalanması, LPG gazı verilmesi devlet geleneğidir ama konu İran…

“Bu yüzden de kimse eleştiremedi, sorgulamadı, yaptığı hiçbir şey denetlenmedi. Yargı başkanından, ordu komutanın atanmasına, kanun yapımından ekonomi yönetimine kadar, hepsini Rehber Hamaney kontrol ediyor. Ama hesap vermiyor, denetlenmiyor ve eleştirilemiyor.” Astığım, astık. Kestiğim, kestik’ deyimi böyle bir otorite için söylenmiş. Yargıyı, orduyu, eğitimi, ekonomiyi, bürokrasiyi elinde bulunduranlar çevresinin sadece dalkavuk münafıklarla dolduğunu fark ediyorlar ama işlerine geliyor. Çünkü akıl sahipleri onlara itaat etmez. Yargıya, diyanete, eğitime, ekonomiye, dış siyaset, toplumsal yapıya, çıkar ilişkilerinin şekillenmesine, iç siyaset ve güvenliğe kendi kapasitesi, bilgisi, vizyonu perspektifinde müdahale edenler kutsallık zırhıyla hareket ettiğinden kimsenin haddine değil eleştirmek, uyarmak, yol göstermek, doğru bildiğini söylemek. Kutsallık, masumiyet, hayali misyon yüklemek, koşulsuz mürit olmak yeryüzündeki zayıf bırakılmışların alıştırıldıkları bir karakterdir. Daha küçük iken bu karakterin oluşması için kurulu düzen çarkları arasında şekil verilir. Devasa fillerin, ayaklarındaki küçük zinciri bile kırmaya yeltenmemesinin sebebi daha küçüklükten kulluğu, uşaklığı alışkanlık haline getirmelerinden değil mi! Kutsal olanı, bu karakter sahiplerinin veya yargının denetlemesi imkansızdır.

“Selahattin Eş’in deneyimlerine göre, İran’da, Irak’la savaştığı on yıl boyunca ülkede yolsuzluk, rüşvet ya da yozlaşma neredeyse yok gibiydi. 1988’de savaşın bitmesiyle, devrimin yöneticileri kendi kişisel ikballeri için çalışmaya başladılar. O zaman rüşvet, iltimas, yolsuzluk arttı ve yaygınlaştı.” Yüzde yüz yanlış bir tespit. Çok şey söyleyebilirim, edebim müsaade etmiyor. Yozlaşma ve inkılabın çizgisinden sapma, savaş ve iç anarşi sayesinde oldu. İnkılab sahipleri cephelerde İran’ı tembih etmeye çalışan global güçlerin vekalet savaşını veren Baas rejimi güçlerine karşı savaşırken, meydanı boş bulan liberaller, nüfuziler, ikiyüzlüler kendi tezgahlarını kurdular. Savaş, eleştirmenin, uyarmanın, denetlemenin önünü kesen bir bahane oldu. Bunu yapanlar otomotikman düşman, vatan haini, yabancı güçlerin ajanı, terörist olarak ilan edilir oldular. Kendi tezgahladıkları hinlikleri bile bu kamuflajın altına gizlediler. Çırak ilişkileri, toplumu aldatma, yozlaşmanın zeminini oluşturma, pratiklerden dolayı insanların dinden soğuması, ahlaksızlık, dinin güç devşirilmesi için kullanılması tam da böyle bir zamanda yapıldı. Herkes ülkenin bekası, misak-ı milli sınırları algısı ile meşgulken ağalar saman altından suyu yürüttüler.

“Sistem öylesine bozuldu ve yozlaştı ki, rüşvet yemeyen, kirli pazarlıklara girmeyen hiç kimse devlette yer alamadı neredeyse. Akrabalık ve dar ideolojik anlayış devlette görev almak için en önemli kriter oldu.” Birinci cümle doğru, ikinci cümle İran ile bir alakası yok. Beni Sadr, Ayetullah Humeyni’ye “böylesine efsanevi bir mücadelenin içerisinden gelen Ahmet Humeyni’yi başbakan yapalım en azından sistem sağlam ellerde olur!” dediği zaman, Ayetullah Humeyni: “Ne diyorsun! Bir saltanatı, bir ailenin ülkeye hâkimiyetini yıktık; şimdi sen bana yeni bir saltanat kurmamı mı istiyorsun? Ahmet benim oğlum olmasaydı, bunu söyler miydin? Hayatları zindanlarda geçen, ağır işkence gören yüzbinler var Ahmet’in onlardan farklı ne özelliği var!” Ve bundan dolayı istisnai birkaç olayın dışında akrabalık ilişkileri çok belirgin olmadı. İnkılab, Hattı İmam çizgisinden sapma gösterinceye kadar buna asla izin verilmedi. Sonrası konjonktürel politikalara kurban edildi. Egemenlerin gazabından korkanlar kimi zaman ima yoluyla bir şeyler anlatmaya çalışır, doğru. Ama konu İran, her ne kadar benzer yanlar çok olsa da..

“İran devrim ihracı ya da dini tebliğ yapıyorum diyerek Ortadoğu’da dört ülkede savaş çıkardı. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Ali Yunusi, “Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’in başkentleri artık devrimin cengaver çocuklarının kontrolündedir” diyerek İran’ın yayılmacı politikasının ve güç zehirlenmesinin en çarpıcı açıklamasını yaptı.” Kendilerini geçmiş imparatorlukların varisi olarak görenler, global sermayenin emellerine denk olarak dünyayı kurtarmak, dünyaya adalet yaymak, cihan devleti kurmak veya Mehdi’nin gelişine kadar buna zemin hazırlamak gibi bir hedefleri olabiliyor. Eskiden İran’da Pers imparatorluğundan söz etmek sakıncalıydı, çünkü Şah bununla övünürdü ve bu günleri yad etmek için görkemli merasimler düzenlerdi.. Ne kadarı doğru belli değil, çünkü egemenlerin yazdığı tarih yazıyor. Hep yalan yazıyor. Tarih boyunca kurulmuş Türk ırkının devletlerine ait kıyafetleri giyenler arasından merdivenlerden inmek ve o zaman başka inançtan insanların çocuklarını yağmalayıp, o fil örneğinde olduğu gibi uşaklığa, mutiliğe devşirilen Yeni Çeri Ocaklarının motivasyonu için kutsanmış müziklerini çalan Mehteranı yeniden organize etmek, son devrin en astronomik buluşu ve modasıydı. İran da her halde bu görkemli tarihi taklit ediyor.

“Devrim bu nedenlerle yozlaştı ve artık insanları mutlu edecek bir hayal olmaktan çıktı. Sadece bu kadarla kalmadı, din öylesine sömürü aracı yapıldı ki, ağzından Allah lafzını düşürmeyen, alnı secdeye değen ve devrimi kutsayan ama aynı zamanda yolsuzluğa, rüşvete ve kirli işlere bulaşmış yöneticiler yüzünden bir de insanlar dinden soğudu.” Eşedubillah Kemal tam hedefin ortasından vurmuş. Bir şartla, konu İran olsa da birçok Orta Doğu ülkesinde durumun böyle olduğunu söylemeyi ihmal etmiş.

“Elbette ABD’nin yaptırımları karşısında İran’ın yanında olmalı herkes.

Ancak yozlaşmanın nedenlerini tespit etmek ve bozuk sistemle mücadele etmek de hayati bir meseledir İran halkı için.” Konu İran… Arada parazitler oluşsa da uzman ağızlardan İran teraneleri dinledik. Tıpkı Şah döneminde İran’ın Kürtçe Radyosunun “Êre Tehran Radyoya Kurdî, niha guhbidene kilamên Kurdî” demesinden sonra çalınan teraneler gibi. Şimdi bu kilamların esemesi okunmuyor da neyse konu kilam değil. Bireysel olarak İran halkının yanında durmak, ABD zorbalığına karşı durmak güzel bir düşünce. Devlet bazında düşünüldüğünde bu mümkün değil gibi görünüyor.
2011 yılından beri Suriye’de koalisyon güçleriyle NATO planlarını devreye sokan, İsrail askerlerini Konya’da eğiten, askeri üssleri kullandıran, toplama cihatçıları NATO adına “donat eğit” konsepti içerisinde organize edip lojistik destek sağlayanların veya bu anlayışı destekleyip, kollayanların İran yanında durduğunu söylemesi yaman bir çelişki olmaz mı? “ABD, bizim tarihi müttefikimizdir” diyenlerin bu zeminde mihrabı olmaz. Türkçe bir deyim değil, aklıma öyle geldi.. Global sermayenin bütün finans kaynaklarına borçlu olup, gizli antlaşmalarla BOP çerçevesinde politikalar üretenlerin samimiyetinden söz etmek imkansız. Sadece iki yüzlü, münafık üretme rantı içerisinde bir koca yalandan, aldatmacadan ibaret olur, böyle bir iddia..

Kendi ülkesiyle, komşularıyla kavgalı olanların söyledikleri sözler çok inandırıcı değil… Yüz bin kere Kuran’a el de bassalar, sözlerine itibar edilmez. “Allah bizi af etsin!” deyip işin içinden sıyrılacaklar. Bir de din ve yasalar karşısında kutsanmışlıkları, korunmuşlukları düşünülürse yüz bin kere yalan söyleseler, hata yapsalar yine haklı olanlar onlar olacak.
Kendimi kaptırdım galiba İran konusundan başka zeminlere kayıyorum. Mevcut xutubları ben kurmadım. Memed Uzun, sınıra xutub diyor çok hoşuma gitti. Çünkü geçmiştekilerin de sınır, hutut yerine hep xutub dediklerini hatırladım. ABD ile İsrail ve global sermaye ile içli dışlı olanların İran yanında durması samimiyetle bağdaşmaz, inandırıcı da değil. İdlib, Afrin veya diğer kesime “eğit, donat” perspektifinde yerleştirilen savaşçıların bu konuya ne kadar katkısı olacak. Yarın, Suriye rejimi İdlib’e operasyon düzenlediği zaman bu olaya İran büyük katkı sunduğunda, hala İran’ın yanında durduğunuzu açıklamaya devam edecek misiniz? İdlib’e operasyon yapıldığında, BM “kapılarınızı açın!” dediğinde, Suriye ve İran karşıtı olan savaşçılara kendi ülkenizde yer verdiğinizde hala de İran’ın yanında mı duracaksınız! Neyse.. En kötüsü de.. Bu savaşçıları kimin başına bela edeceksiniz?
Neyse konu İran’dı… Kimsenin aklına başka şeyler gelmesin. Bu cümleyi kaçıncı kezdir kullandım bakacağım ama…