Fecri DOST YAZDI: KÜRT SORUNUN ÇÖZÜMÜ VE İŞÇİ SINIFININ MÜCADELE BİRLİĞİ ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ.


D5690DF5-2E4E-4F0F-897B-0CADDDCD676F

Fecri DOST

Kürtler sömürgeci milletlerin tüm ideolojik versiyonlarına karşı ilkeli bir mesafe koymadan asla istedikleri başarıya ulaşamazlar. İlişki olur, fakat bu ilişki Kürt halkının amasız, fakatsız, koşulsuz egemenlik ve bağımsızlık hakkı dahil olmak üzere bütün taleplerinin kabulüne dayalı olmak zorundadır. Eğerki Kürtler eşit olarak birlikte yaşamaktan yana karar verirlerse ve böyle düzey yakalanmışsa o ayrı bir konu ama burada en temel ilke Kürdistan’ın ayrı bir ülke olduğu gerçeği ve Kürtlerin de Kürdistan’ın sahibi olduğu hakkı teslim edilmeli. Ve de kendi devletlerinin sözümona din kardeşleri ya da sol çevrenin değişiyle Yoldaşlarının topraklarını işgal altında tuttuğu gerçeğini teslim etmeleri gerekir. Ardından da hiç bir koşulda Kürdistan’ın ülke ve bağımsızlık hakkını tartışmayı kendilerinde bulmamaları gerekiyor. Bunların yanısıra kayıtsız şartsız Kürtlerin Kürdistan’ı egemenliklerine alma hakkını ve kendi kendilerini yönetme hakkını teslim etmeliler. Bunları teslim ettiklerin de elbetteki her türlü ilişki kurulabilir. Fakat bunların kabulü yerine Kürdistan’ın ülke gerçeğini ve bağımsız olma hakkını tartıştıkları ve Kürd’e akıl hocalığına soyundukları anda bunların niyetleri kesinlikle sorgulanmalı ve kurulacak ilişki de buna göre belirlenmelidir. 

Bu hakkı teslim ettikten sonra, ya da Kürt halkının bağımsızlık ve egemenlik hakkının tartışılmaz olduğunun altına kalın bir çizgi çekçikten sonra konumuza dönelim.

‘KÜRT SORUNUN ÇÖZÜMÜ VE OLMASI GEREKEN İŞÇİ SINIFININ MÜCADELE BİRLİĞİ’

Ülkede Kürtler olarak tanımlanan halkın doğru tanımı, Kürt ulusudur. Sorun olarak tanımlanan ise, bu ulusun ulusal hareketidir. Kürtler ve Türkler, Kürtler daha eski tarihlere dayanmak üzere, yaygın bir ifade ile en azından “5000 yıldır” bu topraklarda yaşamaktadırlar. Osmanlı dönemi, Kürtlerin kendi içerisinde bir özerkliklerinin olduğu, Kürt beylerinin padişaha bağlılıklarını bildirdikleri, kendi halkları üzerinde ise despotça bir yönetim sürdürdükleri bir dönemdir. Çeşitli nedenlerle gündeme gelen ayaklanmalar da kanlı bir şekilde merkezi yönetim tarafından bastırılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile birlikte, bu mevcut durum sona erdi. Ülkenin işgaline karşı ulusal bir kurtuluş mücadelesi başladı. Bu mücadeleye Kürtler de katıldı ve o dönemde, kendilerine, özerkliğe kadar varan çeşitli sözler verildi. Ancak Lozan Anlaşması’nın imzalanması ile birlikte bütün bunlar unutuldu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin “ulus devlet” olarak inşasına girişildi. Bu, Kürtlerin bütün haklarından yoksun bırakılması anlamına geliyordu. Kürtler, bu duruma, irili ufaklı ayaklanmalarla karşılık verdiler. Ama bu ayaklanmalar kanla bastırıldı ve asimilasyoncu, şiddete dayanan gerici politikaların uygulanması hız kazandı.

Bu açıdan, sorunun özü şu ki, Türkler ve Kürtler uluslaşma sürecine çok geç girmişlerdi. Yeni oluşmaya başlayan Türk burjuvazisi zayıf ve cılızdı. Diğer azınlık uluslardan burjuvazi –Rum, Ermeni vb.– bütün ekonominin can damarlarını elinde bulunduruyor, daha önce sömürgecilerle, daha sonra da emperyalistlerle ilişkileri yürütüyordu. 1. Dünya Savaşı içinde, askeri nedenler gerekçe gösterilerek kırıma uğratılan Ermenilerin kalanları da büyük ölçüde ülkeden sürülmüş, Ermeni burjuvazisinin mallarına el konulmuştu.

Bu durum, Cumhuriyet sonrasında, Rumlar üzerinde uygulanan gerici politikalarla devam etti. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları vb gibi ve devletin desteğini de alan Türk burjuvazisi, bir ölçüde palazlandı. Diğer taraftan, ülkenin genelinde de olmakla birlikte, ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde, feodal kalıntılarla da beslenen güçlü bir toprak ağalığı sistemi vardı. Yeni devletin oluşumunu, Kurtuluş Savaşı ile büyük bir saygınlık edinen ve kendisini ülkenin “kurucusu ve kurtarıcısı” olarak gören ordu ve devlet üst bürokrasisinin de katıldığı ittifak belirledi. Bu ittifaka Kürt toprak ağalarının en üst temsilcilerin de uygulamaya bakılınca hiçbir ulusak hak talep etmeden dâhil edilmesi, yeni devletin genel çerçevesini tamamlıyordu. Ulusal hak talebi ile çıkan isyanlara katılan toprak ağaları ve beyleri ise, bu ittifakın dışında tutuldu, onlar sert biçimlerde cezalandırıldılar.

Türkiye egemen sınıfları böylece şekillenmiş, güçlü bir “Türk ulusu” oluşturma işine de tüm çabalarıyla girişmişlerdi. Bu dönemde, “güneş dil ve tarih” teorileri ortaya atılmış, yeni ulusun olmayan güveni ve birliği bu gerici yöntemlerle yapay olarak oluşturulmaya çalışılmıştı. Bütün bu çabaların ve kapitalizmin gelişme düzeyinin Türk ulusunun oluşturulmasına yettiğini, bunu “başardığını” tespit edebiliriz. Bu süreç, Türklerin uluslaşma sürecinin, genelde işin içine baskı, inkar, zorbalık, hatta katliamlar da karışmakla birlikte, “başarıyla” yönetildiğini kanıtlamaktadır. Türk uluslaşmasının en özlü ifadesi, “Ne Mutlu Türküm Diyene”dir. Her ulus, etnik grup, böylece, Türklüğe davet edilmiş, bu davete uymayanlar ezilmeye, yok edilmeye çalışılmıştır.

Bu davete uymayanların başında Kürtler gelmektedir. Yukarıda özetlenen süreç, aynı zamanda, farklı bir ulusun da, biraz geriden gelerek, oluşma sürecidir bir bakıma. Bu ulus, Kürt ulusudur. Tarihsel gelişme, kapitalizmin eski ilişkileri çözmesi, Kürt burjuvazisinin, özellikle de şehirlerdeki Kürt küçük burjuvazisinin gelişmesi, ulusal duyguları uyandırdı ve geliştirdi. Diğer taraftan, merkezi devletin baskı ve terörü, asimilasyoncu politikalarda ısrar, bu ulusun gelişmesine yeterli katkıyı zaten vermekteydi. Böylece ulusun oluşması, sert darbeler altında gerçekleşti ve güçlendi. Türk burjuvazisi, Ermeni ve Rumları ulusal düşman ilan etmiş, bu düşmanlıklar üzerinden kendi yolunu açmıştır. Gelişmekte olan Kürt burjuvazisi ve küçük burjuvazisinin de “Türklere karşı” kullanacağı bir yığın gerçek bulunuyordu. Böylece ulusal hareket güçlendi ve mücadelesi her geçen gün gelişerek devam etti.

Bugün Kürt burjuvazisi, küçük burjuvazisi, ulusal harekete katılan toprak ağaları, Kürt halkının temsilcileri olarak, ulusal hak eşitliği istemekte, başta dil olmak üzere ulusal, kültürel haklarını talep etmektedirler. Ulusal hareketlerin genel gelişimine bakıldığında, bu haklar, engellenemeyen, eninde sonunda kabul gören taleplerdir. Bu süreç ne kadar uzarsa uzasın, ne kadar acılara neden olursa olsun, sonunda, ulus, yaşamını ya bağımsızlığını kazanarak düzenler ya da birlikte yaşamaya karar vermişse, bu birliğe çeşitli biçimler vererek: özerklik, federasyon vb. düzenler. Bütün bu biçimler, ortak anayasa ve yasalar tarafından güvenceye alınır, ülkede demokratik bir yapı kurulur. Ulusal sorunun kapitalizm koşullarında çözümü, tam bir demokratizmin egemen olmasını şart koşar. Bu durumda, iki ulustan Türkiye işçi sınıfının ücretli kölelik düzeninden kurtuluşu mücadelesi daha elverişli koşullar içerinde gelişme olanağını da bulur.

Bütün bunlardan sonra, “terör sorunu”, “PKK sorunu” olarak tanımlanan sorunun, aslında Kürt sorunu olduğunu, bu sorunun kaynağını da Kürtlerin ayrı bir ulus olmasının oluşturduğunu, bugün “terör” olarak gösterilen ama terör diye tanımlanabilecek tek bir eylemi bulunmayan, ancak bu yaftalar sorunun özünü karartmak amaçlı olduğu, verilen mücadelenin de, ezilen ulus durumundaki Kürtlerin ulusal hareketi olduğunun altını çizerek belirtebiliriz.

‘SOMUT DURUM NE, ÇÖZÜM NEREDE’?

Genel olarak ulusal sorunu, özel olarak da Kürt sorununu yeterli açıklıkta ele almaya çalıştık. Bu bölümde, “bugün bu sorun hangi aşamada”, “sorunun çözümü nerede” sorularının yanıtlarını araştırmak gerekiyor. Hemen vurgulamak gerekir ki, bugün Kürt ulusal hareketi, çok yaygın destek gören, ulusun geniş tabakaları arasına yayılmış bir harekettir. Üstelik ülkenin somut gelişme özelliklerinden dolayı, bu ulusal hareket, en gelişmiş kentlerden de İstanbul, İzmir, Mersin, Adana, Ankara vb. destek bulmaktadır. Tarihsel örnekler, pek az ulusal hareketin bu yaygınlığa ve güce eriştiğini göstermektedir.

Ülkenin işbirlikçi egemen sınıfları, kuşkusuz bu durumun farkındadırlar. Genelkurmay Başkanı’ndan, Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’dan yüksek devlet görevinde bulunmuş eski bürokrat ve politikacılarına kadar, geniş bir çevre, bu nedenle, peş peşe sahne almakta, “sorunun çözümü” üzerine açıklamalar yapmaktadırlar. Ama bütün bu “çözüm” önerileri ve yaklaşımların sorunun özünü ezilen ulusun hak ve taleplerini ortaya koymadığını, buna uygun bir çözüm getirmediğini, bu nedenle de, Kürt halk kitlelerinin özlem ve isteklerine yanıt vermediğini baştan tespit etmek gerekir.

Kürt halk kitlelerinin istediği, çok kısıtlı bir dil serbestisi, sınırlı kültürel haklar, kısıtlanmış TV ve radyo yayınları vb. değildir. Dile getirilen, kendi politik temsilcileriyle görüşülmesi, anadilde eğitim, politik hakların tanınması, bu hakların anayasal güvenceye alınması, yerel yönetimlerde bir tür özerklik anlamına da gelebilecek bir serbesti vb.’dir. 

Kısacası, her alanda tam bir eşitlik ve özgürlüktür. Bütün bunların, ezilen ulusun önündeki tüm gerici barikatların parçalanması anlamına geldiği, ülkeyi demokratikleştirecek temel özellikler taşıdığı açıktır.

İşbirlikçi egemen sınıflar ise, bugünkü uluslararası durumun, özellikle ABD ile ilişkilerin ve ABD’nin bölgede Türkiye egemen sınıfları ile yapmayı planladığı gerici hareketlerin, kendi durumlarını savunmaya elverişli koşullar ortaya çıkardığını hesap etmektedirler. Egemen sınıflar uluslararası durumun çok uzun olmayan bir dönemde sertleşen çelişkiler, artan kutuplaşmalar yönünde olacağını, bu döneme kadar “kazasız, belasız” gidebilirlerse, Kürtleri kontrol altına almak için önlerine farklı fırsatlar çıkacağını ummaktadırlar. 

Demirel, “ülke 30 yıl bölünmeden gitmeyi başarmalı” demişti, bugün devleti yönetenler de “vakit kazanmanın” kendilerini rahatlatacağını sanmaktadırlar. Oysa keskinleşen emperyalistler arası çelişkiler, aynı zamanda bu sorunu diğerine karşı kullanma ve farklı gelişmeleri kışkırtma potansiyelini de içinde taşımaktadır. Yani işbirlikçi egemen sınıfların beklenti ve hesapları tam tersine de dönebilir. Aynı Demirel’in “bizi bölmeye çalışanlar müttefiklerimiz” sözü durumu yeterince açıklamaktadır. İşbirlikçi egemen sınıfların korkuları temelsiz değildir. Egemen olan ve ezen ulusun çıkarları ile, ezilen ulusun çıkarları arasındaki çelişkiler öylesine zıttır ki, bunlar bir çözüme kavuşmadıkça, çok uluslu bir devletin kararlı ve dengeli bir varoluşu olanaklı değildir. İşbirlikçi egemen sınıfların her taşın altında bölünme hayaletini görmeleri, bu nedenle boşuna değildir.

İşbirlikçi egemen sınıflar “çözümü” Kuzey Irak Kürt yönetimi ile işbirliğini geliştirmek, PKK’nin silahlı gücünü etkisizleştirmek, içte esasa ilişkin olmayan, ancak geçmişe göre “ilerleme” olarak görülecek bazı sınırlı adımları atmak, Kürt hareketini bütünüyle yatıştırmayacaksa da, bir süre kontrol altına almakta aramaktadırlar. Egemen sınıflar, işte bu sonucu ummakta ve beklemektedirler. Onların bu gerici hesaplarıyla, Kürt Ulusal Hareketi’nin uyandırdığı ve harekete geçirdiği özlem ve talepler arasında büyük bir zıtlığın olduğu açıktır.

Ulusal sorunun çözümünü ele alırken, bu çözümün; her somut durumda, tarihsel koşulların özelliklerine, ülkelerin durumuna uygun olarak çözülebileceğine dikkat çeken Stalin “eğer bir yerde diyalektik yaklaşıma ihtiyaç duyuluyorsa, o yer tam da burasıdır, ulusal sorundur” demektedir. Türkiye’nin durumu, Türk ve Kürt halklarının iç içeliği, Türkiye işçi sınıfının her iki ulustan oluşması, tarihin kritik noktalarındaki ortak davranış ulusal kurtuluş mücadelesine Kürtlerinde katılımı vb. gibi etkenler ve Kürt Ulusal Hareketi adına politika yapanların dile getirdiği talepler, Kürt sorununun çözümünün, kendine özgü özgünlükler içereceğini göstermektedir. Bugün peşinen “şu biçimde çözülür” denilemeyecekse de, sınıf bilinçli işçilerin ve onların partisinin her koşulda, ulusal baskıya ve zorbalığa karşı duran, zorla sınırlar içerisinde tutulmayı reddeden, kendi kaderini tayin hakkını tavizsiz ve koşulsuz savunan ve bunun için mücadele eden bir pozisyonda olması gerekmektedir.

Kürt ulusal sorununda bugün dikkati çeken temel özelliklerden birisi, ulusal hareketin ayrılma ve bağımsız devlet kurma talebini öne sürmemesidir. Oysa bu, bir ulusun, bir ulusal hareketin en doğal ve haklı talebidir. Bunun ileri sürülmemesi, Kürtlerin ve Türklerin demokrasi, eşit haklar ve özgürlükler, geniş bir demokratizmin egemenliğinde ortak yaşama ve geleceği birlikte kurma çabalarına güç vermekte, milliyetçiliğin ve şovenizmin önünün kesilmesine hizmet etmektedir. Tutarlı bir demokrasi, ulusal sorunun kapitalizm koşullarında en iyi çözüm yoludur. Ancak ulusal hakların merkezi yönetim tarafından inkar edilmeye devam etmesi, terör ve baskı politikalarının uygulanmasında ısrar, Kürt Ulusal Hareketi’nde bağımsızlık eğilimlerini de güçlendirecek bir etkendir. Somut olarak böyle bir durumun ortaya çıkması bugünden öngörülemese de, böyle bir durumda, ezen ulustan sosyalistlerin ve işçilerin “zorla birlikte tutulmaya” karşı mücadele etmeleri, bu ayrılma hakkını kayıtsız koşulsuz desteklemeleri gerekmektedir.

‘İKİ ULUSTAN İŞÇİ SINIFI VE PARTİ (LER) TAKTİĞİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ’

Türkiye’nin esas olarak iki ulusun yaşadığı bir ülke değil. Kuşkusuz farklı milliyetlerden topluluklar da yaşamaktadır, ama bugün ulusal sorundan bahsedildiğinde kastedilen, Kürt ulusu ve Kürt sorunudur. Bu durumun politik yaşamın bütün yönlerini etkilememesi, onu koşullandırmaması beklenemez. Türkiye işçi sınıfı da, ağırlıklı olarak bu iki ulustan oluşmuş, kapitalizmin gelişme düzeyi, Kürdistan’dan zor kullanılarak yaptırılan göçlerle ve ekonomik yaşamın zorladığı “gönüllü” göçlerle, kapitalizmin merkezlerinde Türk ve Kürt işçiler, aynı işyerlerinde, aynı tezgâhta bir arada çalışma ve yerleşim yerlerinde birlikte yaşama durumuyla karşı karşıya gelmişlerdir.

İşçilerin genel olarak ortak çıkarı, ulusal farklılıkların törpülenmesinde ve sönmesinde, farklı ulustan işçilerin ortak kurtuluş için mücadeleye atılmasında, sermayenin egemenliğinin devrilmesindedir. Bu nedenle, ezen ve ezilen ulustan işçilerin tek bir parti içinde örgütlenmeleri tayin edici önemdedir. Tek bir ülkede ezen ve ezilen ulustan işçilerin bulunması, işçi sınıfının birliği ve ortak mücadelesi sorunun daha yakıcı bir sorun olarak orta yere getirir ve işçi sınıfı partisi (leri), bu durumu dikkate alan özel politikalar ve taktikler uygulama yükümlülüğü ile karşı karşıya gelir.

Örneğin Türkiye Kürdistan’ında uygulanacak taktikle, ülkenin batısında, işçi merkezlerinde uygulanacak taktik farklılıklar gösterebilir, ama bu taktik, değişik yönlerden gelerek, aynı amaca hizmet eder; bu amaç, ulusal baskının engellenmesi, şovenizmin geriletilmesi, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleşmesinin kolaylaştırılması, işçi sınıfının birliğinin sağlanması ve ortak mücadelenin gelişmesi, sermeyenin egemenliğinin devrilmesinin yakınlaşmasıdır.

Bu yaklaşım, eğer işçi hareketi güçlü ve deneyimliyse, sorunun bir ayrılığa doğru gitmesi durumunda da, bu ayrılığın sancısız ve büyük bedeller ödenmeden, halkların düşmanlaşmasını sağlamadan gerçekleşmesini sağlayabilir. “Başka bir ulusu ezen bir ulusun özgür olamayacağı” gerçeği, ezen ulustan işçiler için daima en doğru pusuladır. Bugün gericilik en büyük gıdasını milliyetçilikten almakta, Kürtleri ezmekle, onlara eşitlik ve demokrasi tanımamakla kalmamakta, Türklere de demokrasi tanımamaktadır. Bu nedenle, şu daha net anlaşılmalıdır ki; Kürt sorununun çözümünde temel sorun, ezen ulustan işçilerin tutumunda yatmaktadır. Onların tutumu her şeyi belirleyecektir. Ezilen ulusun tüm haklarını koşulsuz savunan, bunu pratik mücadele içerisinde gösteren bir tutumun belirleyici bir önemi bulunmaktadır.

Bu durum, yani çok uluslu sınıf yapısı, işçilerin partisinin (lerinin) sınıfı birleştirmek için uyguladığı politikalara, güncel taktiklerine de zorunlu olarak yansımak durumundadır. Özellikle seçimler, diğer demokratik talepler, sendikalardaki ilişkiler vb.’ne yönelik taktikler belirlenirken, dikkate alınan temel kıstas, bugün ulusal harekete önderlik eden kesimlerin, işçilerin partisine karşı nasıl tutum aldıkları değildir. Bu taktiklerde; işçi sınıfının birliğini gözeten, ezilen ulustan halk kitlelerinin duygu ve düşüncelerini dikkate alan, gerektiğinde taktik olarak “geri adım” gibi görünen politikaların, stratejik amacı gerçekleştirmeyi kolaylaştıran özelliklerinin olması zorunludur.

Örneğin Kürt işçi ve emekçileri, şurada ya da buradaki bir seçimde kendi temsilcilerinin seçilmesinin Kürt sorununda bir ilerleme sağlayacağını, sorunun çözümünü kolaylaştıracağını düşünüyorlarsa ve bu genel bir eğilim haline gelmişse, işçilerin partisinin bu tutumun yanlışlığını eleştirmekle birlikte, ki eleştiri her zaman gereklidir bu kitlelerle karşı karşıya gelmek şöyle dursun, durumu anlayarak, bu isteklerine engel olmayacağı açıktır. Kürt emekçi kitleleri de, kuşkusuz kendi tecrübeleriyle öğreneceklerdir.

Türk ve Kürt işçilerinin birlikte yaşadıkları yerlerde, bu tür tutumlar, Türk ve Kürt işçiler arasında güvenin ve birliğin artmasına yardımcı olacak, sermayeye ve gericiliğe karşı birliği ve mücadeleyi güçlendirecektir. Bu tür politikaların kimi çevrelerce “kuyrukçuluk” olarak nitelendirildiği bilinmektedir. Bu çevrelerin ezilen ulusa karşı sorumluluk taşımadıkları, hele hele, ezen ve ezilen ulustan işçilerin birliğine karşı sorumsuzca davrandıkları, bu gerici davranışlarının milliyetçiliğin baskısı ile şekillendiği çok açıktır.

İşçilerin ve diğer emekçilerin aynı sendikalarda örgütlenmesi, sendikaların ulusal temelde ayrışmaması, bu tür eğilimler ortaya çıktığında, bunlara karşı ideolojik mücadele zorunlu ve gereklidir. Ama açıktır ki, sınıf bilinçli işçiler ve onların partisi(leri), bununla sınırlı kalmayan, ezilen ulusun haklarını pratik olarak savunan ve mücadele eden bir çizgi ile hareket etmek zorundadır. Ezilen ulustan işçi ve emekçilerde güven duygusu oluşturacak, onları ortak örgütlenme ve mücadeleye çekecek bir tutum, ancak bu durumda olanaklıdır.

İşçilerin partisinin(lerinin) uyguladığı politika ve taktikler, kuşkusuz yanlışlıklar da içerebilir. Ya da doğru politika ve taktikler, onların taşıdığı esneklikler, özgünlükler nedeniyle belirsizleştirilebilir, muğlâklaştırılabilir ya da ilkesizlik olarak yorumlanmaya açık şekilde uygulanabilir. Ama bunlar ortaya çıkıyor diye, bu taktikler yanlış olarak mahkûm edilemeyeceği gibi, bu taktikleri hayata geçirme yeteneği gösteremeyen bir partinin, politik olayların karmaşıklığı, dönemsel taktik dönüşümler vb. gibi durumlarda politikasız kalacağı, taktik uygulayamayacağı da açıktır. Burada sorun, parti güçlerinin eğitilmesinde, belirlenen politika ve taktikleri tam bir açıklıkla ve netlikle uygulama yeteneği gösterebilmesinde düğümlenmektedir. Yanlışlar ise, her zaman düzeltilebilir yanlışlar olacak, yanlış yapılsa bile, bunlar, ağır ve düzeltilemez yanlışlar olmayacaktır.

Bitirirken vurgulamak gerekir ki, bugün Türkiye’de tutarlı ve güvenilir bir sosyalist tutuma sahip olmanın turnusol kağıdı, Kürt ulusal sorununda enternasyonalist bir tutuma sahip olmaktır. Gerisi milliyetçiliğe, sosyal şovenizme bulanmış iki yüzlülükten başka bir şey değildir.