KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık; son zamanlarda ‘ajanlık’ gerekçesi ile infaz edilen siviller, HDP’ye yönelik uygulamalar, legal siyasetin durumu, ‘çözüm sürecinin’ perde arkası, 2016’da yeniden başlayan savaş ve ellerindeki MİT görevlileri ile ilgili gelişmelere dair sorduğumuz sorulara yanıt veriyor. 

09.09.2018

Yavuz ÖZCAN

Mezopotamya24  – KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık; son zamanlarda ‘ajanlık’ gerekçesi ile infaz edilen siviller, HDP’ye yönelik uygulamalar, legal siyasetin durumu ve geleceği, ‘çözüm sürecinin’ sonlanmasının perde arkası, 2016’da yeniden başlayan savaş ve ellerindeki MİT görevlileri ile ilgili gelişmelere dair sorduğumuz sorulara yanıt veriyor.

Bayık, kendilerinin sivilleri öldürme, zarar verme gibi bir yaklaşımı olmadığını, aksine bu tür yaklaşım içinde olan komutan veya savaşçılarını yargıladıklarını ifade ederek, yaptıkları bazı cezalandırmaların yanlış olduğunu, devletin uygulamalarına rağmen gerillalarının sivilleri öldürmesinin normalleştirilemeyeceğini, bunun için geçmişte özür dilediklerini, Lice’de öldürülen iki sivil ile ilgili açtıkları soruşturmanın da devam ettiğini açıkladı.

Bayık, çözüm umudunun yerini savaşa bırakması ile ilgili olarak ‘devletin Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirmek ve Kürd’ü yok etmek istemesi nedeni ile sorunun görüşmelerle çözülemeyeceğini, çözüm isteniyorsa bu amaçtan vazgeçilmesi gerektiğini’ vurguladı. ‘Düz ovada siyaset yapma olanağının bırakılmadığını’ savunan Bayık’a göre bu amaç ortadan kalktığında Kürd sorununun kolay çözülebilir.

Ellerindeki MİT görevlilerini karşılıksız bırakmayacaklarını söyleyen Bayık, bunun için kendilerine başvuran çok sayıda devlet ve örgütü red ettiklerini, geçmişte serbest bıraktıkları devlet görevlilerine karşılık verilmediğini söyledi.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın IMPNews’in yazılı sorularına verdiği yanıtlar:

‘Sivillere zarar verme gibi yaklaşımımız kesinlikle yok’

Son zamanlarda askeri faaliyet yürüttüğünüz alanlarda kimi sivillerin yaşamını yitirdiği ve HPG’nin üstlendiği saldırılar oldu. Örneğin Yüksekova’da bir anne ile çocuğu yola döşenen bir bomba ile, Bazit ve Lice’de ise 3 sivil, ‘işbirlikçi’ oldukları gerekçesi ile vuruldu. ‘İşbirlikçilik’ iddasının bir temeli var mı, yargılıyor musunuz bu insanları? Suç ve ceza kriterleniz var mıdır? Neden oluyor bunlar?

Siyasi ve fiziki soykırımı kuruluşundan beri dayatan Türk devletine karşı kırk yıldır bir mücadele yürütüyoruz. Bu mücadele de Türk devleti işbirlikçi, korucu, ajan gibi birçok enstrümanı da gerillaya ve hareketimize karşı kullanmaktadır. Hatta şunu söyleyeyim, dünyada hiçbir devletin kullanmadığı kadar işbirlikçiyi, ajanı bize karşı kullanmaktadır. Açık olarak savaş içinde olan koruculardan söz etmiyorum. Açık olarak işbirliği yapanlardan da söz etmiyorum. Türk devleti bu ajanları ve işbirlikçileriyle bize darbe vurmak istiyor. Kesinlikle bu yönlü çok büyük bir faaliyet yürütmektedir.

Yakaladığımız iki MİT sorumlusu bu konuda itiraflarda bulundular. Birçok ajanın ismini verdiler. Bunların bir kısmını yakaladık ama önemli bir kısmını yakalamış değiliz henüz. Özellikle bu MİT sorumluları yakalandıktan sonra MİT bunları uyarıyor, uyardığı için de bu ajan ve işbirlikçiler kendilerini saklamaktadırlar. Bu yönüyle işbirlikçi ajanların bize karşı kullanıldığı kanıtlanmış bir gerçektir. Kuşkusuz bu işbirlikçilerin önemli bir kısmı da gerillaya darbe vurmak için kullanılmaktadır. Bu amaçla milisler ajanlaştırılmakta ya da ajanları çeşitli yollardan milis haline gelmesini sağlamaktadırlar. Yine bazı kişileri ajanlaştırarak gerillanın üstlenmesi, hareket tarzı, lojistik sağladığı yolları devletinin polisine, MİT’ine, jandarma istihbaratına bildirmektedirler. Bu yönüyle sıcak savaş içinde gerillalar zaman zaman bu tür ajanları ve işbirlikçileri cezalandırmakta ya da yakalamaktadırlar. Savaş ortamında yakalama imkânları kolay olmadığı için gördükleri yerde cezalandırmaktadırlar.

Hareketimizin kesinlikle sivilleri öldürme, zarar verme gibi bir yaklaşımı yoktur. Aksine bu tür yaklaşım içinde olan ister komutan, ister savaşçı olsun yargılanmaktadır. Hatta bu yargılamaların yapıldığı mahkemelere imkânlar dâhilinde sivillerin aileleri de katılmaktadır. Örneğin; dört beş yıl önce Batman’da beş kişi arkadaşların döşediği bir mayına arabalarıyla çarparak şehit düşmüşlerdi. O zaman bir eylem yapıyorlar. Bu eylemden sonra askerlerin hareket alanına mayın döşüyorlar. Ama o eylemin yakın olduğu alanlarda bulunan yurtseverler de acaba ne oldu diye merak ederek olayın olduğu tarafa gidince araçta patlama oluyor ve bu yurtseverler şehit düşüyor. Örneğin bunların ailelerinin katıldığı açık bir yargılama yapıldı. Ancak savaş koşullarında her zaman bu imkânları yaratmak da mümkün olmuyor.

Doğubayazıt’ta seçim sürecinde bir kişi cezalandırılmıştı. O alandaki gerillalar bu cezalandırmayı üstlenmiştir. Bu eylemi doğrudan HPG Ana Karargâhı üstlenmedi. Lice’deki eylemi de yerel güçler üstlenmiştir. Bir kere bu savaşı şöyle görmemek lazım; HPG Karargâhı’nın sürekli Doğubayazıt’la, Amed’le, Dersim’le ilişkisi olduğu, doğrudan yönettiği gibi bir durum yoktur. Gerilla hareketin çizgisi doğrultusunda her alanda inisiyatiflidir. Bazen teknik cihazlarla, telsizlerle ilişki kuruluyor ama artık günümüzde o da sınırlanmıştır. Çünkü düşman o teknik cihazları takip ettiğinden artık teknik cihazlar üzeri bile ilişkilenme zordur. Bu yönüyle gerilla bulunduğu alanda eskisinden daha fazla inisiyatifli hareket etmektedir. Ajan olduğu bilgisini netleştirdiğinde imkânı varsa cezalandırmaktadır. Çünkü gidip yakalama ve getirme imkânları da olmuyor. Bu nedenle bu tür cezalandırmalar gerçekleştiriliyor. Zaman zaman getirilip zindanda tutulup yargılananlar da olmuştur. Hatta önceleri ta uzak yerden getirilip daha güvenli yerlerde hapishanelere konulmuştur. Ama şu anda bunun imkânları eskiye göre azalmıştır.

-Uygulamalarınızda haksızlık, yanlışlık yapıldığı ortaya çıktığında telafi etmek imkansız olmuyor mu?

Kuşkusuz gerillanın yaptığı bazı cezalandırmalar yanlış olmuştur. Yanlış bilgilendirmeler ve yönlendirmelerle yapılmış olaylar vardır. Bunlar zaman zaman partimizin kongrelerinde gündeme gelmiş, öldürülenlerin itibarları iade edilmiş, özeleştiri verilmiş, özür dilenmiştir. Bu yönüyle bizim suçsuzları cezalandırma gibi bir yaklaşımımız yok. Savaş ortamında ajanlık ve işbirlikçilik yapılırsa, gerillanın ölümlerine yol açılırsa bunlar tabi ki savaş ortamında cezalandırılması gereken suçlar içine girmektedir. Bazı ajanlar ise bilinmekte ama cezalandırılamamaktadır, devlet koruması altındadır, ya da gerillalar ulaşamamaktadır. Ulaşsa bunları da cezalandıracaktır. Ama tüm işbirlikçilere, bilinen ajanlara ulaşma imkânları her zaman bulunmamaktadır. Gerilla şunu bilmektedir, yanlış bir şey yapıldığı zaman örgüt yargılamaktadır. Belirli cezalar vermektedir. Bu nedenle örgütün hassasiyeti bilindiğinden gerilla komutanları bu konuda çok dikkatli davranmakta ince eleyip sık dokumaktadırlar.

Şimdi bu cezalandırmalarda belirttiğimiz gibi zaman zaman yanlışlıklar olmaktadır. Örneğin; şu anda Lice’deki ölümler araştırılmaktadır. Aileleri başvurmuştur, kendi yakınlarının işbirlikçi, ajan olup olmadığının araştırılmasını istemişlerdir. Lice Ana Karargâha uzak bir yerdir. Ancak başvurulduğunda Ana Karargâh bu tür olayları araştırmaktadır. Eğer gerçekten bir yanlışlık varsa o zaman bunu yapanlar tabi ki yargılanacaktır.

Bayık ve KCK yönetimi

Gerillanın herhangi bir sivili öldürmesi normalleştirilemez’

Peki en son Yüksekova’da olan olay, bir anne ile bebeğinin öldüğü olay neydi? Türk siyasetçileri ve basın tarafından çok gündemde tutuldu. Gerçekte orada ne oldu?

Yüksekova’da bir anneyle çocuğun döşenen patlamayla öldüğü bir olay var. Türk devleti bunu çok gündemleştirdi. Kendisi yüzlerce, binlerce sivili bilinçli biçimde katlettiği halde kaza sonucu olduğu kesin olan bu ölümleri günlerce işledi. Bilindiği gibi Erdoğan kendini demokrat gösterdiği 2006 yılında bile kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yaparız, demiş ve bu söyleminden hemen sonra onlarca çocuk ve genç katledilmiştir. Dolayısıyla bu olay sonrası yapılan propagandalar son zamanlarda kendi yaptıkları sivil katliamların üstünü örtme amaçlıydı. Kuşkusuz Türk devletinin binlerce sivili bilinçli katletmesi gerillanın herhangi bir sivili öldürmesini normalleştirmez. Biz hareket olarak sivillerin ölümüne karşıyız. Zaten gerillanın sivilleri hedef alan yaklaşımlarının olmadığını, kesinlikle kazayla olduğu açıklaması yaptı. O gün o alanda yapılan eylemde 20’den fazla asker öldürülmüştü. Kaldı ki bu iki ölüm yapılan eylemin yakınında mı olmuş, bu da netleşmemiştir. Çünkü bu iki ölümün olduğu alanın yakınındaki siviller patlamanın araçtaki tüp patlamasından dolayı da olabileceğini söylemişlerdir. Bu haber tarafsız birçok ajans, gazete, tv ve diğer yayın organı tarafından verilmiştir.

‘Çözüm süreci’ görüşmelerinde HDP heyeti Hükümet heyeti ile

‘Bizi ortadan kaldırma müzakere edilecek bir konu olmaz’ 

Son yıllarda kendini tekrar eden çatışma sürecinden bir sonuç alınamadığı ve sanki bir kan davasına dönüştüğü yorumları var. Kuzey’de Kürd meselesinin çözümü noktasında çatışma dışında bir yöntem olamaz mı?

Şunu kesinlikle vurgulamak gerekiyor. Önder Apo 1988 yılından bu yana defalarca çağrı yapıp bu sorunun görüşmeler yoluyla demokratik temelde çözülmesini istemiştir. Biz Kürd sorunun kesinlikle demokratik yollardan görüşmelerle çözülmesinden yanayız. Bu açıdan on bir defa çatışmasızlık ve ateşkes ilan etmişiz. Bunlardan bazıları yıllarca sürmüştür. Bu yönüyle bizim tercihimizin savaşla değil de siyasal yollardan görüşmelerle çözülmesinden yana olduğu açıktır. Ancak karşımızdaki Türk devleti bu sorunu siyasal yollardan çözmek istemiyor. Kürd sorununun Türkiye açısından dünyanın her hangi bir yerindeki sorunlarla benzerliği yoktur. Dünyanın herhangi bir yerindeki bir çatışmaya, bir siyasal soruna benzeseydi gerçekten bugüne kadar defalarca çözülebilirdi. Ancak Türk devleti Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirme ve Kürd’ü yok etmek istiyor. Böyle bir amacın olduğu yerde kesinlikle sorun görüşmelerle çözülemez. Sorunun demokratik siyasal yollardan çözülebilmesi için bu amaçtan vazgeçilmesi gerekir. Bu amaç ortadan kalktığı an Kürd sorunu kadar kolay çözülebilecek bir sorun olamaz. Çünkü Kürdler ve biz makul bir çözüm yaklaşımı içindeyiz. Ama Türk devletinin zihniyeti, politikası ve stratejisi çözüme imkân vermiyor, çözümü tıkıyor. Siyasal bir çözüm olmasını engelliyor. Çünkü tek hedefi Kürdleri soykırıma uğratarak ortadan kaldırmak istiyor. Takdir edilir ki ortadan kaldırma konusu müzakere edilecek bir konu olmaz. Yok sayılmak konusu müzakere edilecek bir konu değildir. Bu nedenle Türk devleti müzakereye gelmiyor, siyasal çözüm arayışı içine girmiyor. Ezip yok etmek istiyor. Kürd sorunu gerçeğinin böyle anlaşılması gerekiyor. Böyle anlaşılırsa neden çatışmaların uzun sürdüğü, neden başka yollardan soruna çözüm bulunamadığı daha iyi anlaşılır.

Devletin çözüm yaklaşımı ve niyeti olmadığından eminsiniz?

Hatırlanacağı üzere altı yedi yıl önceleri AKP iktidarının partimizin önderi Abdullah Öcalan’ın çatışmasızlık ilan etmesi karşısında sorunu çözmese de, çözmek istermiş gibi bir yaklaşımı oldu. Ancak geçen yıllardaki yaklaşım ve uygulamalar açığa çıktı ki, AKP iktidarının herhangi bir çözüm politikası yok. Sadece kendi konumunu sağlamlaştırmak için iktidarının yaşadığı zor dönemlerde ve PKK’nin mücadelesinin iktidarını zorladığı dönemlerde çatışmasızlık ve ateşkesin olmasını istemiş. Ama çatışmasızlık ve ateşkes olduktan sonra da hiçbir adım atmadı. Hatta en kapsamlı adım olan 2013’te ki gerilla güçlerinin geri çekilmesine ve esir askerlerin bırakılmasına rağmen o dönemin sözcüsü olan Bülent Arınç ‘nereye gidiyorlarsa gitsinler, cehenneme kadar yolları var’ demişti. Bu yönüyle sorunun tıkanmasını Türk devletinin inkarcı ve yok etme anlayışında aramak lazım. Eğer Kürdleri yok etme, Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirme gibi bir politikası olmasaydı, taleplerin az mı çok mu karşılanacağı biçimindeki bir siyasal sorun olsaydı bu sorun çözülebilirdi. Hem Türk devleti böyle bir çözüme yanaşırdı hem de biz makul bir yaklaşım gösterdiğimizden sorun şimdiye kadar çözülebilirdi. Ama Türk devletinin yaklaşımından dolayı sorun çözülemiyor.

Zihniyet değişikliği olmayacaksa, savaş nereye kadar sürecek?

Türkiye’de sorunun çözümü ancak ve ancak zihniyet değişikliği temelinde Türkiye’nin demokratikleşmesiyle sağlanır. Parti Önderimiz çatışmalarla çözülmez, eninde sonunda demokrasi yoluyla çözülmek zorundadır, demiştir. Evet, çözümün yolu demokrasidir, demokratikleşmedir. Ama Türk devletinin böyle bir anlayışı yok. Hatta Kürdler yararlanır diye demokratikleşme konusunda adımlar atmıyor. Türkiye’de demokratikleşme gelişmiyorsa nedeni Kürd sorununun varlığıdır. Çünkü demokratikleşme olursa Kürdler yaralanacak. Bu açıdan da demokratik yollardan, demokratikleşme temelinde sorun çözülmüyor. Bu durum bu zihniyete karşı mücadele verilmesini, Türkiye’deki demokrasi güçleriyle birlikte mücadele verilmesini ve mevcut zihniyetler, inkarcı ve imhacı zihniyetler aşılarak demokratik bir yönetim altında demokratikleşme temelinde çözülmesi gerekiyor. Bizim yaklaşımımız da bu. Ama şu andaki iktidarların böyle bir yaklaşımı yok. O zaman bu iktidarlara karşı mücadele vererek demokratikleşmenin önünün açılması, Türkiye’nin demokratikleşmesinin sağlanması gerekiyor ve tek yol bu.

‘Çözüm süreci’ HDP heyeti Cemil Bayık’ın da aralarında olduğu KCK heyeti ile

‘Saldırılar on ay önceden planlanmıştı’

PKK yöneticileri de dahil çok sayıda ilgili, sürekli Türkiye yönetiminin çatışmadan beslendiği, kitlelere düşmanı göstererek onları arkasına dizdiği ve bununla iktidarını sürdürdüğü yorumları yapıyor. Ancak çatışmanın bir tarafı sizsiniz. Örneğin 2015’te çözüm sürecinin çökmesine neden olan olaylar zincirinin (Ceylanpınar ve Suruç olaylarının) kurgu olduğu ortaya çıkmasına rağmen, bu çatışma sürecinin devamını engelleyemez miydiniz?

2013’te çatışmasızlık ilan edilmişti. 2015’in 24 Temmuz’unda da Türk devleti topyekûn bir savaş başlattı. Bu savaşı başlatma nedenleri kesinlikle biz değiliz, biz bu savaşı önlemek istedik. Ama önleyemedik. Parti Önderimiz A.Öcalan 2015 28 Şubatı’nda çok makul yaklaşımlarla 10 maddelik bir Dolmabahçe Mutabakatını hükümet yetkilileriyle HDP heyetinin birlikte açıklamasını sağladı. Çeşitli görüşmelerle 10 maddelik mutabakat hem bizim tarafımızdan hem de hükümet tarafından onaylandı. AKP hükümetinin bakanları ve devlet yetkilileriyle birlikte HDP heyeti Türkiye’nin en önemli sarayı olan Dolmabahçe Sarayı’nda Türkiye ve dünya kamuoyuna sundu. Parti Önderimiz bu mutabakatı bir çatışmayı önlemek için makul biçimde hazırlamıştı. Hatta Partimiz bu Dolmabahçe Mutabakatına bazı şerhler koymasına ve itirazlarını iletmesine rağmen Parti Önderimiz böyle olacak dedi ve bizde uyduk. Ama bu Dolmabahçe Mutabakatı Erdoğan tarafından yok sayıldı. Neden yok sayıldı? Herhangi bir eylem ve tutum mu vardı? En küçük bir eylem ve tutum yoktu. Yine bu süreçte AKP iktidarı Erdoğan’ın öngördüğü, CHP ve MHP dahil tüm muhalefet partilerinin reddettiği Güvenlik Yasası’nı Meclisten geçirdi. 5 Nisan’da Önder Apo üzerinde tecrit uygulandı. Bu tecrit öncesi herhangi bir eylem falan da yoktu. Ama Önder Apo ve biz bu yaklaşımlara rağmen sorunun demokratik temelde çözülmesini istediğimizden 7 Haziran seçimlerini önemsedik. 7 Haziran’da demokrasi güçleri kazanırsa ve güçlü çıkarsa bu savaşı önleyebiliriz yaklaşımıyla hareket ettik.

HDP’nin ‘AKP ile ittifak yapmayız’ yaklaşımının doğru olmadığını söyleyen kesimler oldu, siz bu konuyu nasıl düşündünüz, o dönem veya şimdi nasıl düşünüyorsunuz?

7 Haziran seçim sonuçlarıyla AKP tek başına iktidarını kuramaz hale gelince ve demokratik bir yaklaşımı olmadığından 7 Haziran seçimlerini yok saydı. Belki 7 Haziran seçimlerinden sonra HDP Eşbaşkanı ‘AKP ile ittifak yapmayız’, diyerek yanlış bir yaklaşım gösterdi, ama bu öyle üstesinden gelinemeyecek bir yaklaşım değildi tabi. Eğer bir çözüm yaklaşımları olsaydı 7 Haziran seçimi sonrası da bir çözüm yolu bulunurdu. Fakat aksine daha seçimden hemen sonra bu seçim sonuçları yok sayıldı. Ve AKP politikalarını Kürd düşmanlığının üzerine kurmuş ve faşistlerle top yekün ittifak yaptı. O güne kadar AKP iktidarının tutukladığı subaylar olan Ergenekon çevreleriyle ittifak yapıldı ve 24 Temmuz’da PKK’ye karşı savaş açıldı. 24 Temmuz Lozan’ın imzalandığı gündür. Şu açığa çıktı ki bu saldırılar on ay önceden planlanmıştır.

Çöktürme Planı diye devlet kaynaklı bir belge vardı. Hazırlandığı tarih dikkat çekiyordu. Çözüm süreci görüşmeleri devam ederken hazırlanmıştı. Bu planın hazırlanması, savaşın başlaması için bir kıvılcım mı bekleniyordu? 

Neden hazırlanmıştı Çöktürme Planı? Suriye’de, Rojava’da DAİŞ’e karşı mücadelede başarılı oluyor. DAİŞ’e karşı Başurê Kürdistan’da, Şengal’de de HPG-YJA-STAR güçleri başarılı oldular. Bunlar Kürdleri güçlü yapıyor. Bu nedenle Ortadoğu’da süren 3. Dünya Savaşı koşullarında Kürdler güç olmasın, statü kazanmasın diye Çöktürme Planı hazırlanmış ve savaş kararı alınmıştır. Çöktürme Planı çerçevesinde savaş kararı 30 Kasım Milli Güvenlik Kurulu toplantısında alınmıştır. Bu savaş kararı olduğu için Erdoğan Dolmabahçe Mutabakatını yok saymış, Önder Apo üzerinde ağır tecrit uygulanmaya başlandı.

Ağır tecrit uygulaması zaten savaş kararıdır. Yoksa Önder Apo üzerinde tecrit uygulanmaz, bir çözüm yolu bulunabilirdi. Çözümü Parti Önderimiz mi tıkadı ki tecrit uygulanmaya başlandı. Bu açıdan bizim bu savaşı önlememiz mümkün değildi, biz ancak bu savaşa karşı direnebilirdik. Zamanın başbakanı Davutoğlu bir yıl önce askere ve polise hazırlık yapın talimatı verdim, diyerek bu savaşın önceden hazırlandığını itiraf etmiş oldu. Bizde bir eksiklik ve yetersizlik aranacaksa bu gerçekliği görüp böyle bir savaşa iyi hazırlanamamamızdır. Hazırlığımızı iyi yapamamamız, saf yaklaşmamızdır. Başkanımız bu konuda defalarca bizi uyarmıştı ama biz savaşa göre hazırlanmadık. Demokratik siyaset alanı, toplum ve birçok kurumumuz İmralı’da bir çözüm bulunur yaklaşımına endekslenmişti. Pratik de bizim de buna benzer bir yaklaşım içinde olduğumuzu gösterdi. Belki biz hareket olarak AKP iktidarının Kürd sorununu çözmesi konusunda kuşkuluyduk, bu iktidarın bir çözüm politikası olmadığını düşünüyorduk, bu yönlü değerlendirmelerimiz vardı. Savaş kendisini dayattığında hazırlıklarımızın yetersizliği esasında bizim de İmralı’daki görüşmelerden sonuç çıkabileceği beklentisi içinde olduğumuzu ortaya koydu.

Bayık 1991 yılında sınır bölgesinde bir gerilla grubu ile

‘Savaşın geleceğini görüp hazırlık yapmadık’

Bu konuda yapacağınız bir şey olmadığını belirtiyorsunuz, sizin isteminiz dışında önceden kurgulanmış, hazırlanmış olduğunu mu söylüyorsunuz?

Tüm gerçekler ve yaşananlar bizim bu savaşı engelleyemeyeceğimizi tüm açıklığıyla gözler önüne sermiştir. Bizim açımızdan eleştirilecek bir konu varsa, bu savaşın geleceğini önceden görüp gereken hazırlıkları yapmamak, demokratik siyaseti ve toplumu buna göre hazırlamamaktır. Herkesi olası bir savaşa göre hazırlamamaktı. Çünkü savaş başladığında bu saldırıya karşı Kürd toplumu ortak hareket edemedi. Demokratik siyaset farklı yaklaştı, sivil toplum kuruluşları farklı yaklaştı, birçok kesim farklı yaklaştı ve bu da Türk devletinin daha ağır saldırmasına yol açtı. Türk devletinin saldırılarını boşa çıkaracak, tümden yenilgiye uğratacak bir direnişin ortaya çıkmasında zafiyetler yarattı. Kuşkusuz direnildi. Zaten bu direniş Türk devletini siyasi ve ekonomik krize soktu. Ama eğer Türk devletinin bu savaşını görüp iyi hazırlansaydık, demokrasi güçleriyle birlikte ortak mücadele edilseydi bu faşist saldırılar kırılıp Türkiye’nin demokratikleşmesinin önü açılabilirdi. Ama hem demokrasi güçleri hem bizler hem halk hem Kürd demokratik hareketi çatışmasızlık ve görüşmeler ortamında böyle bir savaşa hazırlıksız yakalanmıştır. Herkes kulağını İmralı’ya vermiştir, İmralı’da çözüm beklediğinden böyle bir şiddetli saldırıya karşı gereken hazırlığı yapmamıştır. Eğer bu dönemin yakıcı ve temel bir gerçekliğinden söz edilecekse bundan söz etmek daha doğrudur.

Cemil Bayık, Öcalan ile birlikte PKK’nin ilk kurucularından

İçişleri Bakanı AKP dışındaki seçmene, seçilmişe ‘size haddinizi bildireceğiz, size artık yaşama hakkı yok, nereye gidiyorsanız gidin’ dedi. HDP’nin eski Eşgenel Başkanları tutuklu, yenileri İçişleri Bakanı tarafından işaret edildi, bu bağlamda legal siyasetin geleceği nasıl olur?

Bu zihniyet esasında Kürdleri soykırıma uğratıp Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirme zihniyetinin dışa vurumudur. ‘Türk’ten başka kimsenin Türkiye’de var olamayacağı’ söylemektedir. Esas olarak Kürd halkının doğal talepleri dillendirildiği ve Kürd halkının özgürlüğü istendiği için bunlar söylenmektedir. Diğer muhalefete de eğer bunları söylüyorsa, ‘siz neden bizim gibi, aynı düzeyde Kürdlere ve HDP’ye savaş açmıyorsunuz’ diye düşündükleri içindir. Bu nedenle ‘herkese haddini bildireceğiz, size yaşam hakkı yok’ demektedir. Şu anda AKP iktidarının ortaya koyduğu tutum ve uygulamalar bir zamanlar ünlü Türkçü faşist Nihal Adsız’ın söylediklerini hatırlatmaktadır. O zaman Kürdlerin dil ve kültür talepleri olduğu için Kürdlere şöyle bir çağrı yapmıştı: ‘Oturun oturduğunuz yerde, bu vatanın milletin değerini bilin, Türkleşin, eğer bu devlete millete uymayacaksanız sizleri kovarız, yerinize Kırgız Türklerini getiririz’ demiştir. Birebir aynı değil ama mealen böyle demiştir. Şimdi İçişleri Bakanı aynı Nihal Adsız gibi ‘ya Türkleşirsiniz, soykırım politikasına boyun eğersiniz ya da bu topraklarda size yaşama hakkı yok’ demektedir. Genel Başkanlar bunun için içeridedirler. Yeni Genel Eşbaşkanlar bunun için tehdit ediliyor. Belediye Eşbaşkanları bunun için içerdedirler. Kürdlüğünü savunanlara, Kürd halkının özgürlüğünü talep edenlere böylece ‘Türkiye’de yeriniz de, yiyecek yemeğiniz de, yatacak yeriniz de yok’ denmektedir.

Demokrasi güçlerine de ‘siz neden aynı bizler gibi Kürd politikası yürütmüyorsunuz, bizim Kürd soykırım politikamıza destek vermiyorsunuz’ diyerek saldırılmaktadır. Demokrasi güçlerini tutumlarıyla, duruşlarıyla Kürd soykırımında engel gördüklerini düşündükleri için tehdit etmektedir. Bu yönüyle Türkiye’de Kürdlere saldırı demokrasi güçlerine saldırıdır. Demokrasi güçlerine saldırı Kürdlere saldırıdır. Çünkü demokratikleşme ve Kürd sorunu iç içe geçmiştir. Demokrat olmak için Kürd sorununun demokratik çözümünü savunmak gerekir. Bu savunulduğu zaman demokrasi güçleri tabi ki bu faşist rejimin hedefi haline gelmektedirler. Açıkça yeni eş başkanlara da ‘eğer sizler de eskileri gibi Kürdlükten, dil ve kültür özgürlüğünden, özerklikten söz ederseniz akıbetiniz öncekiler gibi olur’ denmektedir. Şu anda gerçekten de AKP iktidarının politikası budur. Kürd halkının özgürlüğü için mücadele edenler, demokrasi için mücadele verenler onlar için birer düşmandır. Ya bu ülkeden kovulacaklardır ya da başlarına her türlü bela gelecektir. Zaten şu anda binlerce demokratı, aydını, yazarı, akademisyeni, gazeteciyi Türkiye’den kaçırtmışlardır. Çünkü onlara yaşam hakkı tanımamıştır. Bu kadar insan, demokrat neden Avrupa’ya gidiyor, Almanya’ya, Amerika’ya, şuraya buraya siyasi iltica talebinde bulunuyor. Bu sorunun cevaplandırılması gerekmektedir. Bu gidenlerin çoğunluğu da ne HDP ne de PKK düşüncesindedir. Hatta Kürd sorununun çok uzağında olanlar, çözümü konusunda tutarlı olmayanlar bile Türkiye’den kaçmaktadır.

Haziran 2015 seçimleri ardından HDP’ye yönelik polis operasyonları başlamıştı

HDP’ye oy vermek suç haline getirilmiştir’ 

-Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘HDP’yi meclise taşıyanlardan hesap sorulacağını’ söyledi. Bununla HDP’nin ‘düz ovada siyaset’ yapma seçeneği mi iptal ediliyor?

Şu açık; 24 Haziran seçimlerinin en önemli hedeflerinden biri de HDP’yi baraj altında tutmaktı. Zaten seçim öncesi Erdoğan’ın bu yönlü açıklamaları kamuoyuna yansıdı. Sadece HDP’nin baraj altında kalmasını söylemiyor, bunun için sandıklarda hile yapılması gerektiğini de vurguluyordu. Bu açıdan HDP’nin barajı aşmasıyla birlikte Erdoğan’ın öfkelendiği ayan ve beyandır. Seçim öncesi düşündüğünün olmaması Erdoğan’ı öfkelendirmiş ve bu öyle bir öfke ki, yalnızca HDP yöneticilerine ve vekillerine değil, bütün HDP’ye oy verenlerden hesap soracağını intikam duygusuyla açıklamıştır. HDP’ye oy vermek Türkiye’de suç haline getirilmiştir. Herhangi bir partiye oy vermenin suç haline getirildiği bir ülkede demokrasiden söz edilebilir mi? Meşru seçimden söz edilebilinir mi? Zaten 24 Haziran seçimleri meşru bir seçim değildi. Yeni cumhurbaşkanlığı sisteminin onaylandığı referandum da meşru bir ortamda yapılmadı. Referandumda da %50 barajını hileyle aştılar. 24 Haziran seçimlerine de OHAL koşullarında ve eşitsiz koşullarında gidildi ve her türlü hile yapıldı. MHP’nin oyunun %10’un üstüne çıkması kesinlikle bir derin devlet ayarlamasıdır. MHP’nin böyle oy alması mümkün değildir.

AKP-MHP iktidarı meşru olmayan bu seçimde oy verenleri bile suçlu gördüklerine göre HDP’yi hayli hayli suçlu görürler. HDP’ye tabi ki siyaset yaptırmazlar, yaptırmıyorlar da. Bırakalım HDP’ye siyaset yaptırmayı. CHP’ye de, diğerlerine de siyaset yaptırılmıyor. Aslında meclisin bir anlamı kalmamıştır. Türkiye’deki mevcut siyasi sistem ne başkanlıktır ne de yarı başkanlıktır. Orta çağdaki krallardan daha despot bir tek adam diktatörlüğü vardır. Bu yönüyle artık sınırlı da olsa demokrasi mücadelesi, demokratik siyasal mücadele mecliste yapılamaz hale gelmiştir. Bu yönüyle artık önümüzdeki dönemde mücadelenin yürütüleceği esas alan meclis dışı alanlar olacaktır. Kuşkusuz mecliste bir mücadele platformu olarak ele alınabilir ama orada demokratikleşme ve demokrasi mücadelesi biçiminde yapılacak bir şey kalmamıştır. Meclisin hiçbir yetkisi yoktur. Tek adam ne derse odur. Zaten gelir gelmez öyle kararnameler çıkardı ki, padişahlar, krallar bile öyle kararnameler, fermanlar çıkarmazlardı. Bu yönüyle mecliste siyaset yapmanın gerçekten imkanı kalmamıştır.

Evet ‘düz ovada siyaset’ yapmanın imkânı kalmamıştır. Ama duruma bir de şuradan bakmak lazım; Türkiye’de on yıllara dayalı bir demokrasi mücadelesi var, Kürd halkının, Kürd özgürlük mücadelesinin on yıllara dayalı mücadelesi var. Bu bakımdan Türkiye herhangi bir Ortadoğu, Afrika ülkesi değildir. Bu yönüyle büyük bir demokrasi mücadele birikimi ve deneyimi olan bir ülkedir. Çok ağır bedeller ödenmiştir. Hem Türkiye halkları ve demokrasi güçleri hem de Kürdler ödemiştir. Bu açıdan demokrasi ve özgürlük bilinci toplumda önemli biçimde yer etmiştir. Her ne kadar AKP-MHP ittifakı ağır baskılarla toplumu sustursa da demokrasi özlemi ve bilincinin olduğu bir ülke söz konusudur. Zaten bu nedenle öğrencilere, akademisyenlere saldırıyor. En ufacık bir konuşanı bile tehdit ediyor, zindana atıyor. Çünkü Türkiye’deki halkın bu durumu kabul etmeyeceğini biliyor. Türkiye’de önemli bir demokratikleşme mücadelesi ve birikimi olduğunu bildiğinden en küçük demokratik masum hareketleri bile kendi iktidarları için tehdit olacağını düşünüyorlar. Nitekim herhangi bir üniversitede birkaç öğrencinin eylemi bile bu iktidarı sarsıyor ve saldırıyla karşılık veriyorlar. Bu açıdan biz esas olarak Türkiye halklarıyla Türk halkının onlarca yıla dayalı mücadelesinin yarattığı demokrasi ve özgürlük bilincine inanıyoruz. Bunun meclis dışında demokrasi mücadelesi verecek bir potansiyel olduğunu düşünüyoruz. Eğer buna öncülük edilirse Türkiye’de AKP-MHP ittifakına karşı sokaklarda, meydanlarda, her yerde demokrasi ve özgürlük mücadelesi verilerek bu anti-demokratik durum geriletilip aşılabilinir. Dolayısıyla siyaset yapma, demokrasi mücadelesi verme Erdoğan’ın, AKP-MHP iktidarının icazetinde değildir. onların yaklaşımı ve baskıları demokratik siyasal mücadeleyi durduramaz. Onlar tabi ki engellemek isteyeceklerdir. Ama on yıllara dayalı demokrasi mücadelesinin yarattığı birikim de AKP-MHP ittifakına karşı mücadeleyi çok boyutlu biçimde sürdürme imkanları vermektedir.

PKK’nin elindeki MİT görevlileri

‘MİT’çileri karşılıksız bırakmamız mümkün değil’

Elinizde bulunan 2 MİT yetkilisinin serbest bırakılması için herhangi bir girişim oldu mu? Aileleri, onlarla görüşmek ister ve bunun için size baş vurmaları halinde böyle bir olanak sunacak mısınız?

Elimizde bulunan iki MİT yetkilisiyle ilgili Türkiye dışında birçok devletin, birçok örgütün isteği ve girişimi de oldu. Ama bunlar daha çok iki MİT’çiyi Türkiye’ye pazarlama temelinde çıkar elde etme yönlü yaklaşımlar olarak karşımıza çıktı. Bu açıdan biz herhangi bir şekilde bu devletlerin hiçbirisinin isteğine olumlu cevap veremedik. Çünkü bizim de binlerce tutuklu siyasetçimiz, yurtseverler ve yoldaşlarımız var. Önder Apo esaret altında. Bu koşullarda bizim iki MİT’çiyi karşılıksız bırakmamız mümkün değil. Geçmişte yaptık; asker, kaymakam, polis bıraktık. Birçok defalar esir aldıklarımızı bıraktık. Ama hiçbirinin karşılığını görmedik. İsrail’de bir tane İsrailli’nin cenazesi için bin tane Filistinli bırakılıyor. Ama Türk devletine biz o kadar esir veriyoruz, hiçbir karşılığını görmedik. 2013’te esir askerleri verdik ama ağır, hatta ölüme yaklaşmış birkaç hasta tutuklu bile bırakılmadı. Bu bile Türk devletinin gerçekten o dönemde bir çözüm politikasının olmadığını açık gösteriyordu. O kadar asker, polis bırakmışız. Haydi ‘bir polise bin tutuklu’ demiyoruz ama on beş tane esir mi bıraktık, on beş tane hasta tutuklu bırakılabilirdi. Bu bakımdan çeşitli devletlerin istekleri ve girişimleri oldu, ama biz bunların hepsine yok dedik. Öte yandan bunlar ağır bir suçlu. Örgüt yönetimine eylem yapma hazırlığı içindeyken yakalandılar. Bunun hazırlıklarını yapıyorlardı. Böyle bir plan ve komplo içinde olanları bizim karşılıksız bırakmamız düşünülebilir mi?

Biz geçen yılbaşında aileleri ve çocukları merak etmesin diye görüntülerini yayınladık. Bırakalım diğer cezaevlerindeki uygulamaları İmralı’da Önderlik ve yanındaki arkadaşlardan üç buçuk yıldır haber alamıyoruz. MİT yetkilileri HPG’nin operasyonuyla yakalandı. Savaş suçluları olarak HPG’nin elindedir. HPG, MİT yetkililerine kesinlikle olumsuz bir yaklaşım içinde olmamıştır. Biz ailelerinin ya da çocuklarının görüşmelerine karşı değiliz. Ancak şu anda koşulları yok. Gerçekten de MİT yöneticilerinin durumu herhangi bir esirin durumundan farklıdır. Türk devleti yerlerini bulsa imha edecek. Türk devletinin onları öyle canlı alma gibi düşüncesi yok. Teslim etsek bile öldüreceklerdir bunu biliyoruz. Teslim etmesek bile bulundukları yerleri öğrendikleri an bombalarlar. Hatırlanırsa, esir askerler bırakıldığında AKP hükümetinin güya en insancıl, en makul insanı olan Bülent Arınç ölselerdi, demişti. Bunların zihniyeti böyledir. Bu açıdan yakalan MİT’çilerinin güvenliği açısından, yerlerinin bilinmemesi açısından şu anda görüştürmemiz mümkün değil. Çünkü Türk devletinin ne yapacağı belli değil. 2008’de Oslo görüşmelerinin olduğu dönemde yabancı arabulucu heyet Kandil’e gelmişti. Görüşmeler tamamlanıp yabancı heyet alandan ayrılır ayrılmaz görüşmenin olduğu yer bombalandı, neredeyse örgüt yönetimi imha edilecekti. Görüşmeye katılan yönetimin güvenliğinden dört arkadaş bu hava saldırısında şehit düştü. Bu bakımdan biz onların güvenlikleri açısından da olsa şu anda bu tür görüşmelerin uygun olmadığını düşünüyoruz. Ama aileleri ve çocukları için zaman zaman görüntülerini yayınlayabiliriz, konuşmalarını ve mesajlarını iletebiliriz.