Dersim’in dinmeyen sesi

ALİ BARAN


AC0EB3F4-C2A4-4174-BCAD-79EB86B23D31Dersim müziği denilince akla gelen ilk isimlerdendir Mahmut Baran… 53 yıllık kısa süren yaşamına birçok beste, kılam ve ağıt sığdırdı. Onun yaşamı, birçok Dersimlide gibi, acı ve özlemlerle geçmiştir. Verdiği eserlerin ana temasını da bu duygular üzerinden kurmuştur. Bir dönemin canlı tanığı olarak da yaşadıklarını kılamlarıyla günümüze aktaran Mahmut Baran, unutulmaması gereken önemli değerlerimizdendir. Mahmut Baran, 1922’de Dersim’in Hozat-Bargênî köyünde dünyaya geldi. Babası Mehmet Baran, Bargênîli seyit ve halk ozanı olup saz ve keman çalmaktaydı. 1938’de yakılan Seyit Turabi’nin kardeşi olan Mehmet Baran, köklü bir ailedendir ve kendisi gibi Alevi ocağından olan Sarı Saltıklı Besime’yle evlenir. Mahmut, Besime ile Mehmet Baran’ın onuncu çocuğudur. Mahmut Baran, Kürtçeyi ve Zazaca lehçesini iyi konuştuğu gibi Türkçe de türküler söyler, ölenlerin cenazelerinde ağıt yakar. Ağıtlarında Dersim kırımını, Axdad’ı, Kekê Ağa’yı, Axzonik’te insanların nasıl kasaturalarla lime lime edildiğini, Mahmut Baran dilop 61 Hozat’taki zalim Sait Sağıroğlu’nun tutukluların kafalarını postallarıyla vurup vurup dağıttığını, Alişêr’in Koçgiri direnişini, vb… dile getirir.

Düğün ve eğlencelerde ise Kürdün aşkını, Xezal’ı ve Tew lê Tew lê gibi kılamlarını söyler. Tew lê Tew lê Baranek jî bari yo, hey lê hey lê hey canê Evr kirin xurme xurme, tew lê tew lê tew canê Ramîsana jinebîyan, dilo hayê Nanê nanê garisî, tew lê tew lê tew canê Lo rabe lawik rabe Lo rabe xortik rabe Gul mîvanê me hatin Li ser çavan û rûyan ê Ew gul e, gulazer e, hey lê hey lê hey canê Ew dukan û bajar e, tew lê tew lê tew canê Ramîsana qîz û bûkan, dilo hayê Nanê nanê genim e, tew lê tew lê tew canê Ramîsane qîzan, dilo hayê Derdê min ra derman e, hey lê hey lê hey canê Lo rabe lawik rabe…

1940’larda askere giden Mahmut Baran, dünya savaşı dönemi olduğu için, dört yıl askerlik yapar ve askerliğini yaptığı Gelibolu’da nalbantlık mesleğini öğrenir. 1945’ te evine döndüğünde geçimini önce nalbantçılık yaparak sağlar. Daha sonra ise hayvan alıp satımıyla uğraşır; Hozat’taki, Elazığ’daki mezbahalara hayvan toplayıp getirir. Bir taraftan da diğer üç kardeşiyle rençberlik yapan Baran, ikinci kez evlenir. İki eşi, on çocuğuyla hayat daha da zordur artık. Erzincan, Bingöl ve Elazığ üçgeninde tütüncülük de yapar. Müzik ve çok dillilik Baran ailesinin önemli bir özelliğidir. Kürtçenin Kurmaci ve Kirmanckî lehçelerin ve ayrıca Türkçe konuşulup söylenir… Aşkın Divanesi Aşkın divanesiyem yar düştüm yollara Merhametin yok mu halim sorasın Zari zari ağlar, yanar gezerim Merhametin yok mu halim sorasın… Haydar’ımın ahı tuttu cihanı Tahammül edemem verin dermanımı Ayrılık günlerinin geldi zamanı Merhametin yok mu halim sorasın…

Mahmut Baran aile içinde de müziğe önem verirdi, bundandır ki çocukları da “çekirdekten” müzisyen yetişti. Oldukça sosyal bir insandır Baran. Çevresiyle pek sorun yaşamadığı, varsa eğer bir sorun, mahkemeye gitmek yerine dostlarıyla hal ettiği çok anlatılır. İki eşli olduğu halde, iki eşi ve on çocuğu bir arada tutabilen, biz çocuklarıyla oturup dertleşen bir babaydı. Yaşadığı zorlukları çocuklarıyla da paylaşır, küçük görevler verip onları da çalışmalarına ortak ederdi. Okumanın önemini ve her dilin bir insan olduğunu, dilin yaşatılmasının çok önemli olduğunu vurgulardı. Eşi Besê de (Annem) çok ağıt söylerdi.

(Yakılarak öldürülen yirmi dört canın üzerine yakılmış ağıdı, babamın çaldığı keman eşliğinde söylediğini hatırlarım.) Sekesur Bira Azîz tu çawuş e şîrket e Tu dermekev daira hukmat e Ev zaliman te dinivisîne Bıra te li vê mala bav u xal e… Bıra erdê xanê hindik e, Min tê de ajot qefleyek fîdan u dendik e dilop 62 Min nezanî va zaliman a tên Bi kok û rîçikan va hil dikin Hozat kılamı Dayê narim Xozatê Hundirê min ditirse Saxiroxlî kafir e bavo li min, min dikuje Derê hepisxanê babo wi dayê li min vekirin Li ser min bekesi li min babo kilît û zirze kirin Qehreman ağa, li min derdo rica Ali kekan qebul nekirin were li minê babo li minê daye… Na ser Xozatê dayê hewrên tarî Tav li tavê nasekine dibare tav li tavê Kesek tune ku xeberê bide qîza Suroxli Destê zarûyên xwa bigre here mala bavê Axzonig ağıdında ise Cemşi ve Memed Ali Ağa’nın, devletten söz aldıklarını, kendilerine dokunulmayacağına inandıkları için tarafsız kaldıklarını, hata ettiklerini anlatılır. Hozat bölgesinin önce tarafsızlaştırıldığını ama en sonunda onların da katledildikleri vurgulanır.

Axzonig a Wesaye Axzunig kowo vêsayi yo wi lemin No çi miz û duman o wayi lemine biko Cemşi Axayi be Memed Ali Axayi re Bınê sungiyan de mılqi danê wayi lemın lemın! De wayi wayi wayi,lemin lemın wayi !.. Cemşi vano To dıma yeno niyade No çıko ma sero voreno lemin wayi Koyê Axzunige mız û dumano Na hukmatê tereşi rê itivar nêbeno lemin wayi! De wayi wayi, lemın wayi! Mezrek a Seyidan 14 Ağustos 1938‘de köye gelen askerlerin Seyid Turabi Baran ve Seyid Hasan Canan ailesinden topladıkları 24 kişi, elleri kolları tellerle bağlanarak Sekesur denen yerleşim alanına getirilir. Bu insanlar, kasaturalarla delik deşik edildikten sonra bir samanlıkta benzin dökülüp yakılır. Mahmut Baran kılamında bu acıyı şöyle dile getirir: Mezrêk a Seyidana way pepo pepo way lemin bi çekeri Bejna biraye mı henikı rindo têlêka mina na ipegi Wakılaminê ez mırena wi wİ. Mıra ta biya deste kıtabane mıne Ecemi dana kami Şima na deste kıtabane mine Ecemi dana kami Mezrêk a Seyidana wiy pepo pepo way lemine bi Zembule Bejna bırayê mi hêni kı rındo têlêka mina na Tembure Da bıra wezo çimanre korbi wiy lemin bıra Dorme çımane bıraye mıda sono kepega na sabune Mezrêk a Seyidana way lemine bira way lemine bı kemeri Bıraye mi wano cılamı bere yolaxa na teberi dilop 63 Na kıla minê dinya gevrikı zaf şirina wiy lemin Ez be teyna teyi sebıkeri, Ez di teyna sebıkeri Dağ taş bu acıyı yaşamasın!

1964 yılında sanatçı olarak Ankara TRT’de bir müzik programında misafir konuk olarak katılan Mahmut Baran’a, Türkçesi iyi olmadığı için, “Senin diksiyonun kötü. Türkçe öğrenmen lazım” denir. Ama o “Ben dilimle söylemek isterim” der ve oradan ayrılır. Bir yıl sonra, 1965’te, Almanya’ya işçi olarak çalışmaya gider. Hayatının bir dönemini oluşturan gurbet yıllarının kılamlarını da Almanya’da yine anadiliyle yapar. Almanya’dan izine gelen gurbetçi Dersimliler getirdikleri bant teyplerde genellikle Mahmut Baran’ın kayıtlarını çalıp kopyalayıp çoğaltırlardı. Böylece Baran’ın sesi Dersim sınırlarını aşmış; Almanya, Fransa, Hollanda’dan Türkiye’nin çeşitli bölgelerine ulaşmıştı. Mahmut Baran bu dönemde akrabalarıyla birlikte büyük bir acı yaşar. Oğlu İstanbul’da asker olan amcazadeleri, onun ölüsünü dahi alamaz. Yaşadığı bu büyük acıyı Baran söze döker ve ‘ciğer’ (oğul) acısının zor olduğunu, Allah’tan böyle bir acıyı dağa taşa vermemesini diler:

Daye estenbolo way lemine İstenbol o Tayine re na gol o tayinre waye na çol o Piye kokim vano; ez şiyo xestexane Heyder Paşayi Mi te de niya da ke cile cigere mi tip u tol o Ez pey ser vejiya teber wax biko oy oy  … De urze urze cigere mi urze Welate xeribe weşaye de ti sere xo we dare Piye xoye kokimi re weşiyane xo biye oy oy biko biko Xebere de piye kokimi, vane”lace te zeweciyo To sera ciya beno be hesa cigera xo xo dest ra ci de wax lemine

1975 yılına kadar Almanya’da işçi olarak çalışan Baran, aynı yılın yaz aylarında ülkeye izne gelir. Keban baraj gölünde arkadaşlarıyla eğlenirken, kalp krizi geçirir ve hayatını kaybeder. Sağlığında dostlarının, sevdiklerinin teyplerine kılam söyleyen Baran’ın ses kayıtları, stranları, ağıtları, beyitleri birçok Dersimlinin evinde, değerli bir hazine gibi hâlen saklanıyor. Dersim’in bu değerli hazinesini geleceğe taşımak ve daha derli toplu bir arşiv oluşturmak için bütün bu kayıtları bir araya getirmeye çalıştık. 1985 ‘te Almanya’da, Hunerkom bünyesinde, ‘Derdo Derdo’ adlı ilk albümünü çıkardık. Aynı albüm, 2001’de KOM müzik tarafından Türkiye’de çıkarıldı. Ölümünden 35 yıl sonra, 2010 yılında, Dersim Hozat Bargênî köyünde anısına yapılan anıt mezarın açılışında ilk kez bir anma etkinliği yapıldı. Dersim halk ozanı Mahmut Baran bir kez daha halkı ile buluştu ve yeniden kendi topraklarından yükselen bu ses hiç susmayacak… Bizler geçmişimizin acılarını, sevinçlerini Mahmut Baran ve diğer ozanlarımızın o yürek dağlayan kılamlarından öğrendik.

Mahmut Baran gibi ozanlar tarihsel değerlerimizdir. O değerlere sahip çıkmak lazım. Bu da ozanlarımızı, kılamlarımızı, türkülerimizi genç kuşaklarla buluşturmaktan geçer herhalde… Ali Baran, Mahmut Baran – 1974. dilop 64 43 yıl önce Temmuz başında, Keban Barajı gölünde kaybettiğim güzel dostum, hocam, mamostem, babam… Dersim yangınına, sürgüne dayanan kalbin Keban suyuna yenik düştü. Daha 53’ünde, en verimli çağında sen Hak’ka yürümüş, bizse vurgun yemiştik. Sevgili annen Besê gözünden olmuş, ve ben, daha iki yıllık arkadaşın, hayranın, şaşırıp kalmıştım. Ardından bıraktığın sedan, sevdan, rengin, sevgin, dilin, inancın ve duruşunla yaşıyorum. Seni unutmak ne mümkün baba ozanım. Senin bülbül avazın aşık olmayanları aşık ederdi… Sesini duyanlar çakılır kalırdı, senin olduğun düğünlerde davul zurna susardı, çift süren çiftçi, ayran yayan köylü kadın… işini bırakır kulak kesilirdi. 1973’te Almanya’ya, yanına geldiğimde, daha 18’indeydim ve seni o çağlarda tanımaya başlamıştım. Seni tanırken, kimliğimi, dilimi, insan-ı kamil olmayı da öğreniyormuşum meğer. Yıllar geçtikçe sana yürüdüm, özümsedim, kendimi sende buldum. Hep gözetlerdim; gurbetçiler etrafında toplanırdı ve sen onlara cümbüşünle Xezal Xezal, Derê Biweso’ yu, kemanınla Xerîb Xerîb’i, temburunla Aşkın Divanesi’ni, kavalınla Rabe Rabe’yi söylerdin… Hele o kemanınla Narim Xozatê ağıdı… Dersim tertelesi canlanır, gözyaşı sel olurdu.

Almanya’da kaldığın 10 yıl içinde hep Dersim’i yaşattın, yaşadın. Berlin’den, Köln’den teyibini alıp gelen vardı; onları kırmaz, saatlerce üç dilden söylerdin de kayıtlar yapılırdı. O ne aşktı, ne sevdaydı öyle… Ben hep hizmet ederdim sizlere ama kulağım, yüreğim sendeydi, pür dikkat dinlerdim. Sürekli sesini kaydetmeye başlamıştım ben de. Şükür ki, kılam okuma aşkını sevdasını bana da bulaştırmışsın. Kılam söyledim diye 20 yıl sürgün yaşadım. Başım gözüm üstüne… Senin ağıtlarını beş kıtada söyledim. Bu dünyadan bir Mahmut Baran geçti, bilinsin istedim. Sevgili Mamostem, emin ol ki elimde geleni yapmaya çalıştım, çalışıyorum. Bu sana verdiğim sözdür. Bana geçen hakkını helal etmektir derdim. 3 Temmuz 1975’te yitirince seni, tam bir boşluğa düştüm; 8 ay sigara içtim, hastalandım, yataklara düştüm. Sonra, 1976’da, Hozat’ta bir sahnede buldum kendimi ve ilk okuduğum kılam, senin kemanınla söylediğin Babikê oldu. İlacım kılam söylemekti, anlamıştım artık. Sevgili hocam, senin avazın Dersim’de yankılanıyor hâlâ. Sadece Dersim mi? Rojava’da, Rojhilat’ta, Bakur’da Mahmut Baran’ın bir “Dersim Dengbej klasiği” olduğu biliniyor artık. Bak, Alman müzik grubu Morgen Land da Tew lê Tew Lê’ni söylüyor. Şimdilik sana yazacaklarım bunlar. Ha bu arada, sana atfen hazırladığım (ki senin eserlerinin de yer aldığı) notalı kitabım yakında çıkacak; Kürt çocukları senin kılamlarını da nota ve text ile öğrenip okusun diye… Belgeselini hâlâ tam olarak yapamadım ama o da olacak. Bugün senin sesine aşina dostlarımızın çıkardığı dilop dergisinden seni anlatan bir yazı istendiğinde çok duygulandım, gözlerim yaşardı. Hiç bir şey boşa gitmiyor ustam. Aslolan sevdamızın, insan-ı kâmile yolculuğumuzun devamıdır, gerisi teferruat… Seni çok özleyen oğlun, Ali Baran Aslolan insan-ı kâmil’e yolculuğumuzdur dilop 65 ‘Kendimi yuvası bozulmuş kuşlara benzetiyorum bazen’ RÖPORTAJ: MELTEM AKYOL F irat Cewerî, çağdaş Kürt edebiyatının ve dolayısıyla Kürt dilinin önemli isimlerinden biri… Mardin’den İsveç’e uzanan bir hikâyesi var ve ülkesinden uzak yaşamının 40. yılını geride bırakmakta şu sıralar.

Hep Kürtçe yazdı, Cewerî. Öyle ki ana dilinde yazmak için ‘sürgün’ olmayı göze alır. Kürtçe yazma inadını da edebiyatın hemen bütün dallarında sürdürür. Şiir yazar, çeviri yapar, on yıl boyunca NÛDEM dergisini çıkarır… Nobel Edebiyat Ödülleri’ni veren İsveç Akademisi, İsveç edebiyatının eserlerini Kürtçeye kazandırdığı için, 2018 yılı ödülünü bu ısrarlı yazın çizgisinden dolayı Cewerî’ye verir. Yersizlik-yurtsuzluk zordur ya, bunu en iyi bilenlerdendir Cewerî. Sürgünlük de yansır kitaplarının kahramanlarına, bu coğrafya Kürtlerinin hali de… ‘Geç Bir Sonbahardı’ belki onun sürgünlük ve dönüş arzusudur. Ferda, sürgünlerin ruh halini oğlu Cengo’ya anlatırken, Cewerî’nin sürgünlüğünü de anlatır belki de… ‘Birini Öldüreceğim’deki Temo’nun öfkesi, özlemi onundur da… Mapusluğu Temo’nun, bu topraklarda yaşayan Kürtlerin halidir… “Bazen kendimi yuvası bozulmuş bir kuşa benzetiyorum” der Cewerî sürgünlüğü anlatırken. Kalanını kendisinden dinleyelim… Firat Cewerî ile sürgünlüğünü, edebiyatını, aldığı ödülü konuştuk… Fotoğraflar: Murat Kuseyri dilop 66 Mardin’de doğdunuz, ilk gençlik yılları Nusaybin’de geçti. Sonrası göç, sürgün yıllarınız… Sizden dinleyelim mi? Çocukluğum Mardin-Derik’te, gençliğim de Nusaybin’de geçti. Aslında gençliğimi de tam yaşayamadan Nusaybin’i, ailemi, bütün sevdiklerimi ardımda bırakarak ülkemi terk etmek zorunda kaldım. Gençliğimin tam olarak Nusaybin’de geçmiş olduğunu söyleyemem yani. Ülkeyi terk ettiğimde daha yirmili yaşlardaydım. 12 Eylül’ün ayak seslerini duyar duymaz, bizi çok karanlık bir geleceğin beklediğini hissettim. 1977- 1980 arası ateşli bir devrimciydim.

Sabahlara kadar eğitim çalışmalarına katılıyor, tartışıyor ve yeni kitapları okumaya yöneltiliyorduk. Şehrin bütün duvarlarını sloganlara boğuyorduk. Kahvelerde propaganda yapıyor, propaganda amaçlı köylere dağılıyor ve günlerce eve dönmüyorduk. Ama yirmili yaşlarıma vardığımda, devrimin o kadar kolay yapılacak bir şey olmadığını anlayıp edebiyatın sihirli dünyasına çekilmeye başladım… Sol gruplar ateşli tartışmaların içindeyken ve yer yer birbirlerine karşı silahlı mücadeleye başlamış iken, Kenan Evren iktidarı ele geçirmeye çalışıyor ve bunu yüksek sesle dillendiriyordu. Karşı koyacak güçte olmadığımızı biliyordum. Ayrıca gece gündüz şiirler yazıyordum. Aşk şiirleri bile olsa, Kürtçe oldukları için kaçaktı, yasaktı. Kararımı verdim; İsveç’e, Kürtçe edebiyat üretmeye gidecektim. Yola koyuldum. Çok engebeli yollardan geçerek, darbeden iki ay önce İsveç’e vardım. Yanınıza hayallerinizi aldığınız uzun bir yolculuk başladı yani… Ülkeyi terk ettiğimde, yasaklardan dolayı yazmış olduğum bütün Kürtçe şiirlerimi ezberledim, başlıklarını küçük bir kağıda yazdım ve külotumda sakladım. Türkiye sınırını geçince, unutmamak için oturup yazacaktım. İsveç’e Temmuz 1980’de vardım. Oturdum bütün şiirlerimi yazdım ve Ağustos 1980’de, Êrîş dikin (Saldırıyorlar) adı altında kitap olarak yayımladım. Mutluluktan uçuyordum, yasaklara inat Kürtçe bir şiir kitabı çıkarmıştım. Bir ay sonra 12 Eylül darbesi oldu. Bir yandan ülkeyi terk ettiğime seviniyor, diğer yandan da ülkenin bir gecede zindana dönüştüğüne, benim gibi gençlerin o karanlık zindanın en ücra köşesine atılmasına üzülüyor, için için ağlıyordum. Bütün o zorlukların üstesinden gelmek için edebiyata sığındım yine de.

Gece gündüz çalıştım. O gün bugündür o yolculuğum devam ediyor. Neredeyse yılda bir kitap ya yazdım ya çevirdim. Yakında sürgünde 40 yılım doluyor, yazdığım ve çevirdiğim kitapların sayısı da bir o kadar. Yolculuk sürüyor hâlâ… Sürgünde beni dilim ayakta tuttu Edebiyatta konakladınız ve başından itibaren Kürtçe yazıyorsunuz. Neden bu ısrar? Küçük yaşlarımda bir edebi eser olarak nitelendirdiğim Kürtçe Mevlut’u okumakla başladım. 16-17 yaşlarımda komünist oldum. Marksist literatürün yanı sıra, solcu şairleri okumaya başladım. Mayakovski, Pablo Neruda, Federico Garcia Lorca, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif’i durmaksızın okudum. Sonra, Fransız ve Rus klasiklerine yöneldim. Kendimi yazma eylemi içerisinde buldum birden. 1979 yılında pamuk işçileri hakkında Türkçe yazdığım bir makalenin dışında, şiirlerimi sadece Kürtçe yazdım. Bu benim için siyasi bir duruştu. İnkâra karşı bir başkaldırı… Zulme boyun eğmemekti… Ben bu dille bütünleşmişim. Kürtçe için elimden geleni yapacağıma dair kendime sözüm var. Bu dilde evrenselliğe açılan bir edebiyat yaratmanın peşindeyim. Benim gibi Ülkeyi terk ettiğimde, yasaklardan dolayı yazmış olduğum bütün Kürtçe şiirlerimi ezberledim, başlıklarını küçük bir kağıda yazdım ve külotumda sakladım. Türkiye sınırını geçince, unutmamak için oturup yazacaktım. İsveç’e Temmuz 1980’de vardım. Oturdum bütün şiirlerimi yazdım ve Ağustos 1980’de, Êrîş dikin (Saldırıyorlar) adı altında kitap olarak yayımladım. dilop 67 onlarca Kürt yazarı var. Her şeye inat Kürtçe yazıyorlar. Biz Dersim’den Batı’ya göçtüğümüzde çok küçüktüm ben. Büyüdükçe annemin o yersizlikyurtsuzluk halini daha net görür oldum. Memleket içinde bile bu kadar sarsıcı olan bir duygu, memleketin dışına taşınca kimbilir ne oluyor? Bir de bu halin eserlere yansıması var… Bundan yaklaşık 40 yıl önce sürgün gerçekten de sürgündü. Dünya henüz bu kadar küçülmemişti. Ülkede olup bitenlerden haberdâr olamıyorduk. Ailemizle biraz konuşabilmek için bir hafta çabalıyorduk. Acıydı. Zordu. Uzaktık. Özlüyorduk ama dönemiyorduk. Çok sevdiğimiz bir yakınımız öldüğünde, son yolculuğunda yanında olamıyorduk. Yıllar geçiyordu. Bazen aşka sığınıyorduk. Sonra tekrar bir boşluğa düşüyorduk. Ama zamanla rüyalarımızın dili, motifi değişmeye başladı. Artık birkaç dilde rüyalarımızı görüyor, hiçbir yere ait olmamakla beraber, kendimizi aynı anda birçok yere ait görmeye başlıyorduk. Ben hep dilime sığındım. Kürtçe defterimi, asker ve polis baskınlarında nasıl annemin üzerine fırlattığımı, annemin nasıl korkuyla defteri göğsünde sakladığını, eve girdiklerinde annemin nasıl tir tir titrediğini hep hatırladım. Ve annemin hiç okuyamadığı ama ondan bana geçen bu yasak dille yazdım. Dilimizi sürgünde yaşatmaya çalışırken, dilimiz sürgünde beni ayakta tuttu. Bana güç verdi, teselli etti, umut verdi. Acılarımızı dilimle yazarken, acılarımı dindirmeye çalıştım. Annemin hiç okuyamadığı ama ondan bana geçen bu yasak dille yazdım. Dilimizi sürgünde yaşatmaya çalışırken, dilimiz sürgünde beni ayakta tuttu. Bana güç verdi, teselli etti, umut verdi. Acılarımızı dilimle yazarken, acılarımı dindirmeye çalıştım. Öykü ve romanlarımda hep iki ülke arasında gittim, geldim. Uzun yıllar rüyalarımda bile hep iki ülke arasında gittim, geldim.

Dilop 68 Öykü ve romanlarımda hep iki ülke arasında gittim, geldim. Uzun yıllar rüyalarımda bile hep iki ülke arasında gittim, geldim. Benim çıktığım dönemde ülkeyi terk edenler ve ülkeye hiç geri dönemeyenler hâlâ aynı duyguları yaşıyorsa, ben artık, çok gidiş gelişlerden sonra, nostalji duygulardan uzaklaştığımı söyleyebilirim. Sanıyorum önümüzdeki dönemlerde yazacağım eserlerimin yönü, teması değişecek, başka dünyalara uzanacağım… Sürgünlük yuvası bozulmuş kuş misalidir Peki nereye ait hissediyor kendini Firat Cewerî? Yazarsınız, bir ülkede kırk yıl yaşıyorsunuz ama hâlâ o ülkenin dilinde yazmıyorsunuz. O ülkede geniş bir yazar çevreniz var ama kendi anadilinizde yazıyorsunuz ve yazar çevreniz eserlerinizi okuyamıyor. Ayrıca, inatla bir dilde yazıyorsunuz ama o dil hâlâ eğitim dili değil. O dile ait insanların sayısı gün geçtikçe çoğalıyor ama o dilde konuşan insanların sayısı gittikçe azalıyor. Pazar dili olmayan bir dilde yazıyorsunuz. Onun için az önce de belirtiğim gibi, bazen nereye ait olduğumu bilemiyorum. Belki de bu yüzdendir ki, hep yollardayım, ülke ülke geziyorum. Bazen kendimi hiçbir yere ait hissetmiyor iken, bazen gittiğim her yer benimdir diyorum. Stockholm’de dolaşırken Stockholm benim, Brüksel’e giderken Brüksel benim, İstanbul’a giderken İstanbul benimdir diyorum. Bazen de Mardin’de ya da Diyarbakır’da kendimi yabancı hissediyorum. Bazen kendimi yuvası bozulmuş bir kuşa benzetiyorum. Aslında sürgünlük biraz böyledir; yuvası bozulmuş kuş misalidir. Önemli bir ödül aldınız yakın zamanda…

Nobel Edebiyat Ödülleri’ni veren İsveç Akademisi, İsveç edebiyatının eserlerini Kürtçeye kazandırdığınız için 2018 ödülünü size verdi… Ne ifade etti, ediyor bu sizin için?Ve Kürtçe için elbette… Belki diğer yasaklı diller için de… Yaklaşık 40 yıl önce uğruna sürgünlere gittiğim dilim için verilen bir ödül, benim için çok şey ifade ediyor. Doğduğum topraklarda kadim dilimle yazdığım için suçlu konumuna düşüyor iken, ülkemden binlerce kilometre uzakta bu dilop 69 kuzey ülkesinde, ana dilimle yazdığım için, dünyada en prestijli edebiyat ödüllerini veren Nobel Akademisi tarafından ödüllendiriliyorum. Bu ödül, beni mutlu ettiği gibi, bütün Kürtleri de mutlu etmiştir. Kürtçe yazan, Kürtçe yazdıkları için özgürlükleri kısıtlanan herkesi mutlu etmiştir. Ayrıca, Kürtçenin üzerindeki baskılardan haberdâr olan, İsveçli ve Türk arkadaşlarımı da mutlu etmiştir. Şahsen bana moral olduğu gibi, bu dille yazanlar ve çevirenler için de geleceğe dair bir umut oluyor. Bir gün bu dilin, Kürtçenin, Nobel Edebiyat Ödülü’ne de layık görüleceğine eminim. Türk arkadaşlar ‘Spas’ ve ‘Rojbaş’ta kaldı! Size dair bir söyleşide NÛDEM’i konuşmamak olmaz tabii ki. On yıl aralıksız çıktı dergi, nasıl katkıları oldu Kürtçeye, size? NÛDEM’in ilk sayısını 1992 yılında çıkardım. On yıl aralıksız devam etti. Nû yeni, dem zaman demek. Yeni zaman anlamında. Bu dergiyle bir nesil yazar yetişti. Dergiyi bir ara Türkiye’ye taşımayı düşündüm, olmadı. Ben de artık yazarlığıma ve benisabırsızlıkla bekleyen roman karakterlerime dönmeliydim. Bunu yaparken, kendim isim verdiğim, on yıl boyunca sevgiyle, aşkla büyüttüğüm kızımın canına kıydığım gibi bir his oluştu bende. Oturdum, ağladım… Ama beni mutlu eden, NÛDEM’in hâlâ seviliyor olmasıdır. Beni geçmiş, bir halka, bir dile mal olmuş. NÛDEM’le yetişen yazar kuşağının dışında, bir nesil kız çocuklarının ismi de oldu NÛDEM… Bu süreçte HAWAR’a uzanan bir yolculuk da var…

HAWAR modern Kürt edebiyatının ilk dergisi, 1932 yılında, Şam’da Mîr Celadet Alî Bedîrxan tarafından yayın hayatına başladı, 10 yıl devam etti. Unutulmakla yüz yüze iken, 1987 yılında İsveç’ten Suriye’ye gittim, bütün sayılarını edindim, 1998 yılında iki cilt halinde İsveç’te bastım. Bugün Kürtçeye ilgi duyan, Kürtçe yazan herkes HAWAR’dan haberdâr. Aynı topraklarda konuşulan iki dil, Kürtçe ve Türkçe… Ama ilişkilenişin biçimleri sorunlu… Ya da öyle mi?.. Siz Türkçe biliyorsunuz, yazıyorsunuz da… Ama sanıyorum Kürtçe bilen, yazan Türk pek yok sanıyorum… Devletin Kürtlerle ilişki kurma biçimi diller arasındaki ilişkiye böyle mi yansıyor?NÛDEM dergisini çıkardığımda, Kürt olmayan ama Kürtçeyi çok iyi bilen yirmiye yakın Avrupalı ve Amerikalı abonemiz vardı. Kürtçe bilen birçok Avrupalı ve Amerikalıyı tanıyorum, ama maalesef Kürtçe bilen bir Türkü tanımıyorum. Çok acı! Kürtçe öğreneceğiz diyen Türk arkadaşlarım ise, “Spas” ve “Rojbaş”tan öteye gidemediler. Kürtçe bir eğitim ve pazar dili olmuş olsaydı, sanıyorum birçok Türk Kürtçeyi öğrenmek isterdi. Kürt edebiyatı üzerindeki baskılar olmasaydı, Türk yayınevleri ciddi bir şekilde Kürt edebiyatına yaklaşsaydı, sanıyorum birçok Türk, Kürt edebiyatı çevirmek için Kürtçe öğrenmeye çalışacaklardı. Ben şahsen, ilerde ana dili Türkçe olan birilerinin romanlarımı çevirmelerini arzu ederdim. Bir de sürgün yazarlarla dayanışma çalışmalarınız var değil mi? Uzun yıllar İsveç PEN Kulübü yönetim kurulunda yer aldım, Sürgündeki Yazarlar Komitesi başkanlığı yaptım. Amacım, politik nedenlerle ülkelerini terk etmek zorunda kalan ve İsveç’e sığınmış olan yazarlara dikkat çekmekti. Çünkü birçok yazar sürgünde yitip gidebiliyor. Örneğin bir zamanlar Yaşar Kemal ve Zülfü Livaneli de İsveç’te sığınmacı olarak kaldılar. Ayrıca, düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde, İsveç’in dışında, birçok yazar ve şairin duruşmalarına katılıp, bir an önce serbest bırakılmaları için çaba gösteriyoruz. Ve son olarak… Kürtçe edebiyat, dünyada ne durumda ve elbette Türkiye’de?.. Dünyanın birçok diline çevrilecek derecede olan Kürt eserleri vardır. Çok kısa bir zamanda, Kürt edebiyatı dünyada hak ettiği yerini alacaktır. Türkiye’de ise, özellikle çözüm süreci dönemindeki yumuşama ikliminde Kürt edebiyatı Türkçeye çevrildiğinde, Türk okurları tarafından çok beğenildi, eleştirmenler tarafından övüldü. Hem Mehmed Uzun’un hem diğer Kürt yazarların hem de benim, hatırı sayılır bir Türk okur kitlemiz oluştu…

Dilop 70 Dewlet dixwaze wekî her tiştî jin û xwezayê jî di bin kontrola xwe de bigre. Civakê ji heqîqeta xwe bêpar dihêle û xwezayê li gor berjewendiyên xwe tarûmar dike. Ev hemû kirin û sepan tenduristiya gel xera dike, rê li ber êş û nexweşiyan vedike. Dewlet; civaka ne tendurist Desthilatdarî ango îktîdar heya baş neyê veçirandin nîqaş û nirxandinên derbarê tenduristiyê de wê qels bimînin û em ê di teşhîrkirina feraseta tenduristiyê ya berovajîkirî de bi ser nekevin. Desthilatdarî çawa xwe didomîne kîjan alav û navgînan bi kar tîne bi çi fêl û finazan gel dixapîne divê em bi awayekî berfireh bigrin dest.Desthilatdarî ji bo ku rizaya gel pêk bîne kîjan rê û rêbazan bi kar tîne hewce ye baş bê zanîn. Ji van alavan yek jî dewlet e. Ji bo em îktîdarê û bandora wê ya li ser gel fêm bikin divê em DR. ERDAL SÎPAN rastiya dewletê raxînin ber çavan.  Li gorî daneyên beşên zanistê yên wekî şûnwarnasî(arkeoloji), nijadnasî(etnoloji) û teolojiyê dewlet teqrîben 3500 sal beriya zayînê derketiye holê. Wekî tê zanîn beriya dewletê demeke zehf dirêj civakan bi awayekî xwezayî jiyana xwe berdewam kirine. Ev çax wekî serdema neolitik jî tê zanîn. Di vê civakê de pêwendiyên desthilatarî tunebûn, kesek an jî komek neheqî li civakê nedikir û nedibû serdest. Civak li dora jinê (bi taybetî ev jin dayîk bû) kom dibû, dihat ba hev. Qedr û qîmeteke mezin didane jinê û soza wê dilop 71 ji bo civakê giran û watedar bû. Li vir erka mêran zêde ne xurt bû, bi taybetî karên ku qeweta fizîkî divêyî dikirin û diçûn nêçîrê. Civakê ji bona pêdivîyan di kar û xebatan de tarza komunal esas digirt. Alîkarî, hevkarî û parvekirin di jiyana rojane de serdest bû. Jiyaneke azad û wekhev hebû.  Piştî ku mêr hêza xwe zêde dike, bi nêçîrvaniyê hînî fêl û finazan dibe û ji bo ku di civakê de bibe xwedî soz dikeve nav hewldanan. Her diçe soz û peyva mêran xurtir dibe û di nav xwe de tifaqekê ava dikin. Di nav vê tifaqê de şaman, rîspî û fermandar hene. Bi vî rengî hemû hêz dikeve destê wan.  Jixwe di binyada dewletan de jî hêz heye. Hêz bi şer û pevçûnan zêde dibe û xuya dike. Dewlet têra xwe mêrane ye û li ser vê xwe ava kiriye.  Peresgehên rahîbên Sumerî wek prototîpa dewletê tê qebûlkirin. Ev perestgeh li ser kelepora civaka xwezayî xwe ava dikin. Ji ber zêdebûna gelheyê, hewcedariya zêde ya hilberînê, geşedanên teknîkî, şert û mercên guncav sîstemeke nû ya civakî divê bihata înşakirin. Bi hostatiya rahîban li hewza Dîjle û Feratê bi teknîkên avdanê sîstemeke nû ya hilberîne hate afirandin. Dewletê li ser van hîman xwe saz kir. Bi sazî û dezgehan, biqural û qeydeyan, bi dest dayîna ser hemû keleporên civakê xwe mezin kir.  Desthilatdar ji bo desthilatdariya xwe bi hemû civakê bidin qebûlkirin û xwe sazûman bikin dewletê wekî navgînekê bi kar tînin. Hundirê hemû sazî û dezgehên ku dewletê pêk tînin, li gor berjewendiyên xwe dadigire. Yanî îktîdar formeke li ser dewletê ye û bi hin koman û bi çalakiyên wan pêk tê.  Ji roja ku derketiye heya îro dewlet xwedî feraseteke stemkar û zordest e. Ev yek karektera wî  ya sereke ye. Ev stemkarî û zordestî li ser jinê û li ser xwezayê bi şiklekî aşkera derdikeve pêşiya me. Dixwaze wekî her tiştî jin û xwezayê jî di bin kontrola xwe de bigre. Civakê ji heqîqeta xwe bêpar dihêle û xwezayê li gor berjewendiyên xwe tarûmar dike. Ev hemû kirin û sepan tenduristiya gel xera dike, rê li ber êş û nexweşiyan vedike.

Dilop 72 E kim ayıydı… Bağbozumu başlayacaktı… Arazinin ortasında toplananlar bunun gereğini yapmak üzere oradaydı. Yıl boyu çalışmak, ekip biçmek, sulamak, korumak, havanın durumu için endişelenmek yetmiyordu çünkü. Hepsinden önemlisi Tanrı Haldi’yi memnun etmek gerekti! Onun memnun olmaAyak izi… BARIŞ AVŞAR sı sağlanmalıydı. Memnun olmalı ve ürünü bollaştırmalı, en azından azaltmamalıydı. Bunun içindi işte toplanma sebepleri: Haldi’ye ‘kurban’ vermek için… Kurban, ‘ilk ürün’dü: Geçen yılın şarabı… Yeni şarabı elde etmek için geçen yılın şarabı sunuluyordu tanrıya. “Geçen yıl bize verdiğin üzümden istiyoruz, mümkünse daha çok!” Asur’dan kötüsü Urartu Krallığı’nda hayat kolay değildi. Hurri ve Mitanni’den sonra Anadolu’nun en doğusunda, başkenti Tuşba (Van) olan bölgede kurulan krallığın Asur tehdidi kadar, hatta daha önemli soruKef Kalesi’nde bulunan kabartmalı bazalt blok / Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara. dilop 73 nu ekonomiydi. Kışlar her zaman sert geçiyor, ürünü sık sık vuruyordu. Krallık sulama için kanallar açtırıyor, araziler tarıma uygun hale getirilmeye çalışılıyor ve işte Haldi için tarlalarda/tapınaklarda törenler yapılıyordu. Ancak genellikle yılda sadece bir kez ürün alabiliyordu Urartu halkı. O yüzden, büyük depolarda ürün stoğu yapılarak açlığa karşı tedbir alınmaya çalışılıyordu. Çalışılıyordu da işte kara kış, ya bu yıl daha sert geçerse? Ya tedbirler yeterli gelmez, depolar boşalırsa? Halk ne yiyecek? O yüzden çok önemliydi tarladaki bağbozumu ayini. Asur’la sürekli mücadele eden, toprakları sık sık işgale uğrayan, zaman zaman da kendisi Asur içlerine yürüyen Urartu Krallığı, her şeyden önce Haldi’ye mecburdu: Halkı aç olan krallık mıhlanır kalır çünkü yerinde… Döneminin bölgedeki en büyük gücü olan Asur’a karşı rakip olarak çıkan Urartu, işte böyle tanrının/tanrıların eline bakıyordu: O bir kerelik ürünü olsun verin! Açlık ve yoksulluk, bir halkın en büyük düşmanıdır. ‘Yok’a direnmek en zorudur. O yüzden Urartu halkı yılda dört kez Haldi için ayinler yapıyordu. Ya dualar kabul olmazsa peki? O zaman da kralın ordusu devreye giriyordu! Baş eğip kaderine razı olmayanlar isyan ederse, karşılarında Asur’a karşı kendisinin ürettikleri ile donatılmış askerleri buluyordu! Halkın izi silinir mi? Kendisinden önce hiçbir merkezi devletin kurulmadığı dağlık bir bölgede işte böylece 250 yıl hüküm sürdü Urartu kralları. Kuzeyden gelen Kimmerler her şeyi yıkana kadar. Her şeyi yıkıp krallığı tarihe gömene kadar… Halkın yokluklarının bir önemi kalmadı o zaman: Krallık gitmiş, halkın lafı mı olur! Gel gör ki oluyor işte… Geçen ay, bir ayak izi bulundu Van Kalesi etrafında yapılan kazılarda. Muhtemelen bir evin inşası sırasında ıslak kerpiçe basılarak bırakılmış 36 numara bir ayak izi! 13-14 yaşlarında bir Urartu çocuğunun ayağından kalan… Bunu yaptığı için babasını kızdırmış bir çocuk belki de… İnsanın zorlu hikâyesindeki bu sayfaya, bir ‘iz’ bırakıp giden, sıradan bir çocuk! Van Kalesi’ni, Haldi tapınaklarını, bütün o ekip biçme işini yapan ‘sıradan’ insanların tarihidir çünkü aslında insanlık tarihi. Ve kralların ve tanrıların heykelleri kırılıp yıkılsa da yeni egemenler tarafından, sıradan insanların izleri hep kalır. Onların izleri hayatın her yerindedir çünkü, hangi birini kıracaksın, yıkacaksın? Bir gün, taa o zamanlardan bu zamanlara uzanan egemen gölgeleri halkların üstünden çekip gittiğinde, doğacak güneş aydınlatacak o izlerin hepsini. Dün, bugün ve yarın hayata asıl yön verenlerin/ vereceklerin izlerini… Geçen ay, bir ayak izi bulundu Van Kalesi etrafında yapılan kazılarda. Muhtemelen bir evin inşası sırasında ıslak kerpiçe basılarak bırakılmış 36 numara bir ayak izi! 13-14 yaşlarında bir Urartu çocuğunun ayağından kalan…

Dilop 74 Xwînerên delal, ev cara çaran e ku em bi vê rûpela xwe li pêşberî we ne. Me di vê hejmarê de qismeke helbesta bi navê Saqî ya Ehmedê Xanî da du helbestvanên jîr û ewan jî li ser wê her yekê nazîreyek nivîsîn. Va ye ew her sisê helbest li ber we ne. Nazîreyên rûpela me dê di hejmareke din de berdewam bin. Bo dîtin û xwendina yên dîtir şopdarên rûpela me bin. Saqî tu bi xaza Xwedê kî, tu riwayet kî Mujde û beşaret kî li Xaniyê dilkeîb û derdinakî Bi ziber û zi’êr tecella kî, bibê sebahul-xeyr Manendî dîwan gazî kî, kî hebe Hecî, Mela û Dildar Bi nezm û şi’rê bê îrtiyab, ji wan bikî cem’i û sual Îşaret bi dergehê mizgîn, şubhê Koban û Şengal Bi weslê dil îşwenazî, her zeman xweş kî siwara, siwarê cengî Ko Ey Reqîb li canê xwe xistin, roja duxanê erd hilanî Rêdûr Dîjle Bes t û helbes t dilop 75 Saqî, bi ava heft xwelîyan bişû vê şaneşînê Da zîba û ezra hew guh bidêrin vê weşînê Xewasên me man di şkeftê de xewar Cinasên me man di dirextê de gemar Di devê çîrokan de wer bû şecaet Di devê çîyayan de gêr bû taqet Rabirdûya me telaq avêt û hey nebû Bêbextî li me weled avêt û hey vebû Me jî heye xewna dahatûyeke zîbende Jê re divê xencera şehlewenda nazende Peyvên Xanîyên bavên min bûn cewşen Bilûr li me nifş bi nifş bûn Rewşen Selamî Esen Saqî tu ji bo Xudê kerem ke Yek cur’eyê mey di camê cem ke Da cam bi meyê cîhannuma bit Herçî me îrade ye xuya bit Da keşf bibit li ber me ehwal Kanê dibitin muyesser îqbal Îdbara me wê geha kemalê Aya bûye qabilê zewalê … Ehmedê Xanî Amadekara rûpelê: Mîna Acer Fewzî Bîlge dilop 76 •co tm ye• he lül•e kim•î lon Nivîskar û rewşenbîrê kurd Hesen Hişyar jiyana xwe ji dest da.

(1985) Kürt yazar ve aydın Hesen Hişyar hayatını kaybetti. 14Îlon Dünya Barış Günü Roja Aştiyê ya Cîhanê 20 Îlon Yekemîn Mîtînga Rojhilat (Dogu Mîtîngî) li Amedê pêk hat. (1968) Siyasal tarihe ‘Doğu Mitingleri’ olarak geçen mitinglerin ilki Diyarbakır’da gerçekleştirildi. 16 Îlon Rewşenbîrê kurd Apê Mûsa (Musa Anter) li Amedê ji aliyê qontrayan ve hat qetilkirin. (1992) Kürt aydını, gazeteci yazar Musa Anter (Apê Musa) Diyarbakır’da katledildi. 28 Îlon Navenda Çanda Mezopotamyayê (NÇM) li Stenbolê hate damezirandin. (1991) Mezepotamya Kültür Merkezi İstanbul’da kuruldu. 01Îlon dilop 77 07 Cotmeh Nava Sûra Amedê wekî “herêma muzeyê” hate ragihandin. (1962) Diyarbakır Sur İçi ‘Müze Bölgesi’ olarak ilan edildi. Serokê YNKê Celal Talabanî ku kurdan jê re digot Mam Celal, di 84 saliya xwe de wefat kir. (2017) Kürtlerin ‘Mam Celal’ dedikleri YNK lideri Celal Talabani 84 yaşında hayatını kaybetti. 03 Romanûsê kurd ê navdar Mehmed Uzun jiyana xwe ji dest da. (2007) Kürt roman yazarı Mehmed Uzun hayatını kaybetti. 11 Cotmeh 01 Cotmeh Cotmeh Kovara qerfî û mîzahî Pîne derket. (1999) Kürtçe mizah dergisi Pîne yayın hayatına başladı. 30 Cotmeh Zimanzan û nivîskar Qanadê Kurdo (Kurdoyev) yê ji Sovyetistanê jiyana xwe ji dest da. (1985) Sovyet Kürtlerinden, dilbilimci ve yazar Qanadê Kurdo (Kurdoyev) hayatını kaybetti. dilop 78 Di destana “Siyabend û Xe – cê”(”Siyabend û Qedegêtran/ Qeregêtran/Qetranreş”) de gelek numûneyên mitolojîk, psî – kolojîk û parapsîkolojîk henin û ev numûne bi seranser dikarin ji resim û peyker re bibin malzemeyên herî sereke. Ez ji bo resim di vê destana qedîm de numûneyên bi vî rengî digerim û jixwe di destanê de zêde motîfên ku ji resim re bibin hêma henin. Di destana Siyabend û Xecê de motîfa herî sereke mirina Siyabend e, mirina Siyabend a ku ji hêla gakûviyekî ve hatiye pê. Jixwe di resmê min de ev yek hêmayekî navendî ye, ji ber vê ez di vê nivîsa kurt de li ser vê yekê zede naseki – nim. Bi kurtasî dixwazim tiştekî din jî bibêjim; ez naxwazim tabloyên xwe yên derbarê Siyabend de şîrove bikim. Ev tablo bi feraseta estetîkê li ser derûniya temaşeva – nan çi dihêle ew muhîm e, gava ku em bikevin tahlîlên estetîkî em ê ji binî nikaribin derkevin. Îsayekî trajîk Siyabend ZAHİR KAYAN dilop 79 Jiyana Siyabendî neynikeke balkêş e, bi hikmet û qewimînên giranbuha ve hatiye deranîn. Piçûkatî, zarokatiya Siyabendî çiqas balkêş be(bo numûne; Siyabend hê zarok e, zilmê dibîne, rojekî firsend dikeve dest û serê xwe hildide diçe, bi çolûbestan dikeve, şev bi ser de tê, DIKEVE ZIKÊ DEVEYEKE MIRÎ(ev motif dibe ku di nav hin eşîretên Bedewiyan da jî hebin, di mîtolojiya kurdî de raketina di zikê deveya mirî de elametên tiştinên ecêb in, elametên qewimînên gosirmet in, ev kevneşop divê mitleqe derbasî resimê bibe, ji ber ku kategoriyekî navendî ye, motîfên bi vî rengî di destanên kurdî de kêm in, ez di tabloyên xwe yên plastîk de vê yekê bi kar tînim). Xizir tê xewna Siyabend ji Siyabend re qala çend meseleyên efsûnî, sihêrbed, xwedî hikmet û tije nesîhet dike(bo numûne; “Di xewê da kalek hate xewnê/ Got; “Rabe ser xwe Siyabendê Silê!/ Tê bibî pehlewanekî mezin û çê/ Navê te yê bela be li her derê/ Min te ra aniye Hêşînbozê Surrê/ Qaşa zîn da ye Lahorê Qetlê/ Qedera te nivîsiye ser devê şûrê/ Netirse ji însanê rûyê dinê/ Hevza xwe bike ji heywanê çolê/ Tu yê bibî destebirakê Qedê/ Jê ra dibên Qedegêtranê Salê/ Birakê te kurrê Hemê û Zemê!). Gava ku Siyabend ji xew radibe bala xwe didiyê ku forma wî, biyolojiya wî, derûnî û mantalîteya wî yekser guheriye. Ev vegotinê Xizir ên ku di xewna Siyabend de hatine gotin seDi destana Siyabend û Xecê de motîfa herî sereke mirina Siyabend e, mirina Siyabend ya ku ji hela gakûviyekî ve hatiye pê.” Jixwe di resmê min de ev yek hêmayekî navendî ye, ji ber vê ez di vê nivîsa kurt de li ser vê yekê zede nasekinim. Bi kurtasî dixwazim tiştekî din jî bibêjim, ez naxwazim şîroveya tabloyên xwe yên derbarê Siyabend de ne bikim, ev tablo bi feraseta estetîkê li ser derûniya temaşevanan çi dihêle ew muhîm e, gava ku em bikevin tahlîlên estetîkî emê ji binî nikaribin derkevin. dilop 80 ranser mijara destanê beyan dike; ciwaniya wî, qehremaniya wî, eşqa wî û MIRINA wî hezar car balkêştir e û layîqî lêkolînê ye(Tiştekî ecêb e ku di vê destanê de rasteqîniya herî balkêş zarokatiya Siyabend e; lê qehremaniya wî, mirina wî û eşqa wî seranser xeyalî ne, mitolojik in û afirandineke mîstîkî in). Piçûkahiyê de Siyabend bi gelek tiştinên neyînî û balkêş re rûbirû dimîne, ev yek ruh û zêhna Siyabend dagir dike, wek ruh û derûniya hemû kurdan, ji ber vê yekê ruh û zêhn û feraseta Siyabendî navend û kana jiyana miletê kurd e jî. Ez jixwe hêmaya Siyabend û psîkolojiya wî wek ferhengeke payedar dihesibînim ku tê de serdanpê psîkolojiya kurdan heye. Ha ji ber vê yekê ye ku Siyabend qehremanekî yekemîn “trajîk” e, “Îsayê miletekî çiyayî û bêkes e.” Ha ji ber vê yekê gava ku Siyabendî bi hukmê plastîkê dineqişînim tê de seranser jiyana kurdan; hebûn, feraset, derûnî û psîkolojiya kurdan xwe dide der. Ez hêmaya Siyabend wek neynikeke seranser bi “TEYS” dihesibînim. Miletê xiristiyan ji Îsayî çi sûd wergirtibe, di qatê min de jî Siyabend di ruhê kurdan de rola Îsayî dikare hilde ser milên xwe. Lê ev rol roleke “oldarî” nîn e; Siyabend ji bo insan hemû Xwedayan dide hember xwe û bi gişkan re şer dike; Îsayî qederê dinimîn e, lê Siyabendî li hember Qederê şerekî mezin dide. Ha ji ber vê yekê divê hêmaya Siyabend wek “KULT”, “TOTEM”, “SÎMBOL”, “AWÊNE” û hwd bête nimandin. Hêmaya Siyabend bersiva kurdan a li hember jiyanê ye, ya li hember xwezayê ye, ya li hember eşqê ye, ya li hember bîr û baweriyên ji derveyê êqil e. Ji ber vê ye; ew kesên ku bi zimanê edebiyatê, bi zimanê plastîkê dixwazin Siyabendî biderînin, divê pêşî hay ji forma Siyabendî hebin.