Babamın öğretmen olması sayesinde sık sık “ne güzel yerler gezmiş ne güzel insanlar tanımışım” dediğim olur. Elbette zaman zaman da sitem ettiğim olur. Güzel insanların dışında çirkin, kötü insanları da maalesef yakından tanıdım, hatta bazıları öğretmenim oldu. Ben onlara “öğretenim” dedim oysa onlar bana öğrettiği tek şey acı çekmek olmuştu. Düşünün o içeri girdiğinde ayağa kalkıp ayakta saygıyla beklediğiniz insan aslında insan değil insan taklidi yapan bir yaratık…

99F02354-6679-444C-AC11-D5D95AA6F875

            İlkokul birinci sınıfa öğretmen babamın görevi dolayısıyla Erzincan’ın Mercan kazasında başladım. Küçücük kasabada her dilden her milletten insan vardı, Türkler Lazlar Çerkezler Gürcüler Kürtler Aleviler, Poşalar vs. akılımda kalanlardan bazıları. Komşular arasında şahit olmadığım ayrımcılığa maalesef okulda şahit oldum. O günlerde içimde kopan kıyameti anlatmam imkansız.

            “Erzincan’ın neyi aklında kaldı” diye soracak olursanız bütün bedenimi donduran soğuğu ve ruhumu donduran faşist öğretmeni Yusuf Sürmen aklımda kaldı derim. Faşist ırkçı bir insanla tanışma yaşım ise 11…

            Mercan ortaokuluna civar köylerden de öğrenciler gelirdi, Mercan’ın birçok köyü Alevi Kürt köyleriydi. Sınıfta civar köylerden gelen çocuklar da çoktu. Bunların yarısından fazlası ise Kürt çocuklarıydı. Şunu söylemeden geçmeyeyim ben ailemde ayrım yaparak büyütülmedim, babam siyasi düşüncesinden dolayı sık sık sürgün yiyen idealist bir öğretmen olduğu için biz birçok farklı dile ırka mensup halkla barışık mutlu yaşadık ve bizde hiç konuşulmadı kim oldukları ya da ne oldukları.

            Sıcak havalarda civar köylerden gelen çocukların Mercan’a gelmesinde sorun olmuyordu, geç kalmıyor zamanında geliyorlardı fakat kışın çok kar yağıyordu, yollar kapanıyordu. İşte o zaman ya gelemiyorlardı ya da ilk derse geç geliyorlardı. Bazense ikinci derse yetişebiliyorlardı. Karda kışta sınıfa giren çocukların hali ise içler acısıydı, çoraptan yapılan eldivenlerden çıkan kırmızı ufacık elleri ile sobanın kenarına doğru gider buz tutmuş saçlarından akan suyu sobaya damlatırlardı. Sıcak sobanın üzerine damlayan suyun sesi duyulurdu. Çıs, çıs, çıs… Her sabah onların sınıfa girişi ile sınıfın havası soğurdu. Öğretmenlerin izni olmadan sobanın kenarına gelip ısınmaları imkansızdı. Öğretmenler genelde sobanın kenarına gidip ısınmalarını söylerdi, çocuklar sobanın kenarına gider lastik ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını ısıtırlardı. Islanmış çoraplarının buharı ile sınıfa ayak kokuları yayılırdı. 11-12 yaşlarında çocuklarının ayak kokusu rahatsız etmezdi ne bizi ne öğretmenleri. Ders programının değişmesi ile ilk dersimiz Türkçe olmuştu, yanlış anımsamıyorsam Aralık ayının ortasıydı. Havalar alabildiğine soğumuştu. Kar birçok köy yolunu kapatmış ufacık çocuklar karda kışta yolları aça aça okula gelmeye başlamışlardı. “Geç gelen öğrencilere tüm öğretmenler anlayış gösteriyordu” demeyi ne kadar çok isterdim… Nedense o günü hiç unutmamışım belki de unutmak istemediğim için yazdım aklımın bir köşesine. Günlerden cumaydı ilk dersimiz ise Türkçe. Yusuf Hoca derse girmiş ders başlamıştı. Gece başlayıp sabaha kadar yağan kar ince ince yağmaya devam ediyordu, civar köylerin yolları kapanmıştı. Mercan’dan gelen çocukların bazıları da derse geç gelmişti, sınıfa giren çocuklara Yusuf Hoca kızmamış aksine bir de şakalaşmış ellerini ısıtıp yerlerine oturmalarını söylemişti. Mercan’lı çocukların gelmesinden kısa bir süre sonra ise kapı çalınmış civar köylerden gelen üç çocuk içeri girmişti. Kıpkırmızı burunları titreyen dudakları endişe dolu gözleriyle bakıyorlardı öğretmene. Yusuf Hoca’nın içeri giren öğrencilere bakışıysa  üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala dün gibi aklımda. Nefret dolu gözlerle çocukları kapının önünde durdurmuştu, “laaan” diye girdi söze, “piçler” diye çıktı sözden, Üç çocuğun soğuktan donan yüzleri bir anda renk değiştirip beyaza dönmüştü Yusuf Hoca çocuklara doğru yaklaşmış üç çocuğa birer tokat atmıştı, fakat sıradan bir tokat değildi bu. Çocuklardan her biri bir  tarafa savrulmuştu. Onlardan beş dakika önce içeri giren çocukların kıs kıs gülmesi ise yenilir yutulur değildi. Yusuf hoca arka arkaya küfürleri savururken onların Kürt oldukları için dayak yediklerini anlamamak mümkün değildi. “Okuyup ne bok yiyeceksiniz bırakın okulu gidin köyünüzde çobanlık yapın” diyordu. Çocukları aşağılayarak birkaç tokat daha attıktan sonra ders bitene kadar cezalı olduklarını söyleyip dışarı atmış soğukta dışarda beklemelerini söylemişti. Okulun koridorunda beklemelerine bile izin vermemiş okulun dışında pencereden görebileceği bir noktada beklemelerini söylemişti. Çocuklardan biri çantasını koymak için yanımdaki sıraya doğru yaklaştığında Yusuf Hoca arkasına doğru gelip iki elini havada birleştirip dişini sıkarak çocuğun sırtına vurmuştu! Nasıl bir yumruktu o anlatmam çok zor. Çocuğun sırtından çıkan sesle ağzından dökülen “ahhh” sesini sınıfta duymayan kalmamıştı. Adı hep aklımda olan Kürt arkadaşım yere yığılmış orada kalakalmıştı. Yusuf Hoca “kalk numara yapma siz numara yapmaya alışmışsınız” diyordu. Çocuk kalkmaya çalışmış başarılı olamamış ancak birkaç denemeden sonra yerinden kalkıp dışarı çıkmıştı. Ellerim titremiş ufacık bedenimle uçmayı Yusuf Hoca’nın suratına  tekme atmayı hatta onu oracıkta boğazlamayı düşünmüştüm ama hiç birini yapamadım sadece dışarı atılan Kürt sınıf arkadaşlarımın arkasından gözyaşı akıtmıştım. Yusuf Hoca’nın dersi bitmiş çocuklar sınıfa girmişti. Mercan’ın faşist ailelerinin çocuklarının hakaretleri ile o günü geçirmişlerdi. Akşam hızlanarak yağan karın altında okunan istiklal marşından sonra evlerinin yolunu tutan üç sınıf arkadaşımı bir daha görmedim, okulu bırakmışlardı. Akıbetleri eğer dağ olmuşsa şaşırmam. Daha 11 yaşında Kürt olduğu için öğretmenden dayak yiyen çocukların ne olması lazımdı? Onu o zamanda düşünmüştüm şimdi de düşünüyorum. Hiçbir çocuk annesinden babasından hırsız, katil, şu, bu olarak doğmaz. Onun ne olacağına karar veren yaşadığı coğrafya ve o coğrafyayı yönetenlerdir. O üç çocuğa da diğer çocuklara davrandığı gibi anlayışla davranmayan kişilerin o çocukların yapacağı ve yaptığı hiçbir şeye itiraz etme hakkı yoktur. Sadece çoban olmayı reva gördüğü çocukları döven, onları iki saat buz gibi havada bekletenlerin ülkeye verdiği ve vermeye devam ettiği zararı hesaplamak artık imkansız.

            O günden sonra bende değişen çok şey oldu. Mesela hiçbir zaman kızamadım dağa çıkana ve arkasından “neden dağa çıktı acaba” sorusu sormadım. 11 yaşında gözlerimin önünde yaşanan olaylar zinciri yaşamımın her alanında karşıma çıktı. Otobüste ayakta yaşlı bir kadına Kürt diye yer verilmediğine şahit oldum, inşaatta Kürtçe türkü söylüyor diye balkondan onları tehdit eden insanların olduğunu gördüm işçilere küfür ettiklerine şahit oldum. Evet 11 yaşındayken, bir faşisttin nasıl ve ne kadar acımasız kötü olabildiğini öğrendiğim için şansızım. Kürt çocuklarının dayak yemesini unutmadığım için de şanslıyım çünkü bu durum bana adalet duygusunu öğretti, tarafsız bakmayı öğretti ve en önemlisi İNSAN olmayı öğretti. O günleri ve şimdiyi düşündüğümde dilinden kimliğinden dolayı yaşadığım coğrafyada çocukların dayak yemesine şahit olan milyonlarca insan olduğundan eminim. O gün o sınıfta sadece ben yoktum, o gün onların soğukta okulun kapısının önünde bekletildiğini gören de sadece ben değildim ama sadece benim Kürtlerin acısını haklı çığlığını bugün dile getirmem çok acı.

            Geçen yıl Afrin operasyonunu kınamak için Kürtlerin yürüyüşüne katılmıştım. Lozan Cenevre arasında gerçekleşen yürüyüşte çok değerli insanlarla tanıştım ve zaman zaman aramızda ilginç diyeceğim cinsten diyaloglar oldu. Tesadüf budur ki Mercan’ın soğuğu gibi bir soğuğun altında yürürken yanıma iki kadınla bir erkek geldi. Kürtçe atılan sloganlara eşlik edemedim fakat Türkçe atılan sloganlarda sesim hiç kesilmedi. Sanırım dikkat çekmiş olmalı ki yanımda ki adam “Kürt müsün?” diye sordu, değilim dedim. Adam “burada niye yürüyorsun o zaman?” dedi. Ben de ona bu Kürt meselesi değil bu insan hakları meselesi dedim. Adam durdu yüzüme bakıp “Kusura bakma haklısın.” dedi. Başladık sohbet ederek yürümeye… Adam “Kürtlerin çoğu yürümüyor, gelmiyorlar bile şu an bir çoğu zaten Kürt halkına ihanet ediyor. Biz bize sahip çıkmıyoruz diyordu.” İsyanında haklıydı ancak ben daha fazla üzülmesini istemediğimden olsa gerek ona, “Biz geldik ya, yeter.” dedim. Adam “bu daha değerli” dedi. “Bizi siz daha iyi anlıyorsunuz” dedi. Haklıydı sanırım. Ne diyeyim? Yıllarca Kürtlerin içinde yaşayan biri olarak hep Kürt’ü Kürt’e anlatmak zorunda kalmıştım. Kürt’ü Kürt’ten korumak zorunda kalmıştım. Tabi onlara gerçekleri anlatamadığımdan eminim. Benim gibi birçok insanın da anlatamadığından eminim. Zira biz çok iyi anlatmış olsak onlar kendi katillerinin kapısına kul olmaz onların kapısında havlamazlardı. Şimdi ben şu buram buram ırkçılık kokan “Türk’e Türk’ten Başka Dost Yoktur” sözünü “Kürt’e Türk’ten başka Dost Yoktur” sözüyle değiştirmek isterim. Zira ben bunu en yakından yaşadım yaşıyorum, sanıyorum bu gidişat böyle devam ederse yaşamaya da devam edeceğim. Aslında insan olabilene herkes dosttur ama, insan vardı da dost mu olmadık?