Otoritenin tüm uygulamaları alçaltıcıdır ve otoriteye her boyun eğiş, aşağılanmadır.

Mihail Bakunin

19.yüzyılda yaşamış, anarşizmin ilk kurucuları arasında yer alan Mihail Bakunin sanki sömürge tipi ülkelerde 21. Yüzyılda ülkelerdeki yönetimleri görür gibi veciz bir söylemde bulunmuştur.

Otoriteryanizm

Geçen bölümde yazmıştık; küreselleşmenin getirdiği neoliberalizm, çevre ülkelerinde sanki mutlak otoriter bir yönetimi şart koşmuştu. Türkiye, çevre ülke olması nedeniyle neoliberal uygulamalarla otoriteye doğru yeni bir yönetim sistemine doğru gitmektedir. Ortadoğu coğrafyasına baktığımız zaman her yönüyle emperyalizme bağlı otoriteryanizm görüyoruz.

Otoriteryanizm, merkezi güce bağlı ve sınırlı siyasal özgürlükleri bulunan bir devlet yapılanmasıdır. Kişisel özgürlükler devlete bağlıdır. Otoriteryanizmde otoritenin yönetime mutlak itaat gerektirdiği gibi, kişisel özgürlükler sınırlıdır.

Ülkemizde siyasal otoritenin bir kişinin elinde toplandığı, iktidarı denetleyen bürokratik kurumların ve medya gibi ara kurumların bağımsızlıklarını yitirerek, siyasetin denetimine girdiği, seçimlerin varlığına rağmen siyasal aktörlerin eşit şartlarda yarışma olanaklarının ellerinden alındığı, muhalefetin en sert yöntemlerle bastırıldığı, bireysel ve kolektif özgürlüklerde olağanüstü gerilemenin yaşandığı bir dönemden [11] geçiyoruz. Tüm bunlar otoriteryan sistemin önemli, ancak sadece bir yönü. Diğer yönlerine gelince; sistemin ikamesi için ikinci bir gereksinim, kaynak dağıtımında başarılı bir ekonominin ikamesidir. Ancak petrol, doğalgaz ve diğer kaynaklara sahip olma avantajı Türkiye’de yok. Bu da dezavantajdır. Buna ek olarak kriz, inşaat sektörü ve banka kredileri üzerinde inşa edilmiş ekonomik yapı da otoriteryanizme geçiş için ayrı bir dezavantaj gibi görünmekte ise de seçmen tabanının tercihlerini değiştirecek devlet imkanlarının kullanılması, bölgesel seçimlerde başarılı olan muhalefeti, terör bahanesiyle kayyum atamaya kalkışması, ordu ve emniyet teşkilatı mensuplarının üst düzey görevlileri ile danışmanlardan oluşan küçük ve sadık bir itaatkar grubun muhalefeti bahaneler üreterek bastırması bu dezavantajı gölgeleyebilmektedir.

Diğer unsurlardan biri de dış destektir. Ancak Türkiye’nin uluslararası ittifak sistemi içindeki sürekli pozisyon değiştiren, ne yaptığına karar veremeyen çalkantılı ve istikrarsız durumu ve buna eşlik eden müttefiklerin suçlayıcı, öfkeli dış politika tonu, Rusya’dan ABD’ye sürekli uluslararası aktörleri rahatsız eden “Siyasal İslâmcı” politikası yüzünden uluslararası alanda kendi otoriter sistemine arzu ettiği desteği alabilmiş değildir. [11] Ancak otoriteryan siyasal yapının karşısında güçlü bir muhalefet ve direniş varsa, bunun konsolidasyonundan bahsetmek imkansızdır. Kaldı ki tek adam rejiminin destekçisi olan MHP’nin desteğine bağlı kalması da siyasal otoritenin diğer zaafiyetlerinden biridir.

Krizin ağır faturası

Bugüne baktığımız zaman Türkiye, demokrasi görünümlü otoriteryanizmi yaşamaktadır.[12] Küresel ekonominin gereği olan neoliberalizm sonucu otoriteryanizm, tüm çevre ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de kentsel dönüşüm, hak ihlalleri, cinayet gibi iş kazaları, polis  ve yargı terörü ile anılan, ifade özgürlüğünü terör ile ilişkilendiren Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkeme’sinde oldukça kabarık bir dosyası bulunmaktadır. Türkiye geçiş dönemini yaşadığı için gerek ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasında gerekse adil yargılanmada ciddi sorunlar yaşamaktadır.

Ekonomide önemli aktörlerinden biri de “Yeni Ekonomi Programı” adı altında ortaya atılan neoliberalizmin gerektirdiği sistemdir. Bu sistem aslında yeni değildir. Özelleştirme tüm hızıyla sürecek, sağlık ve sosyal güvenlik hakları kısıtlanacak, kamu çalışanlarına güvencesi olmayan bir istihdam ve performans sistemi getirtilecek, ayrıca bireysel emeklilik sistemine dayalı işçi ücretleri kesintiye uğratılacak, yüksek enflasyon nedeniyle iflas eden işverenlerin sebep olduğu kayıpların, emekçi kesiminin omuzlarına yıkmak, kapanan işletmelerin işçilerinin işsizliğe ve yoksulluğa mahkum etmek ile ilgili meydana gelebilecek herhangi bir önlem düşünülmemektedir. Bilindiği gibi sağlık hizmetleri için Genel Sağlık Sigortası primleri Genel Sağlık Sigortası Fonu’nda toplanmaktadır. Sosyal güvenlik hizmetleri için alınan primler, Sosyal Sigortalar Fonu’nda toplanmaktadır. Sosyal Güvenlik Kanunu uyarınca her iki fonun birleştirilmesi ya da fonlar arasında transfer yapılması mümkün değil. Ancak 2016 Sayıştay raporu bu transferin yasaya aykırı yapıldığını belirtmiştir. Bunun nedeni de Sosyal Sigortalar Fonu’nda siyasi otoritece yapılan fazla harcama nedeniyle oluşan açığı kapatmak içindir. 2017 itibariyle 17 milyar TL’ye yakın bir talan yapılmış ve bu açık giderek artmıştır. Çocuklarımızdan ve işsizlerden alınan Genel Sağlık Sigortası sorumsuzca kullanılmasının nedenini Sayıştay raporlarından öğreniyoruz.

Önümüzdeki dönemde sigorta primlerini ödeyemeyenler için yapılandırma ya da af olmayacak gibi görünüyor.[13] Bununla birlikte sağlık harcamalarını azaltmak için ilaç ve tedavi gibi hizmetlerde kısıntı yapılması zorunluluğu doğacak. Çalışan artık bireysel sigorta ödediği kadarıyla yararlandırılacaktır. Sağlık hizmetlerinde vatandaşlardan alınan katkı payı artacaktır.

Geçmişten günümüze uygulanan emekçiden al, işverene ver politikası devam ediyor. Buna bir örnek olarak büyük işletmelere getirilen vergi affıdır. Gerçi bu uygulama yeni değil, mevcut olan sistemin devamıdır. Bu uygulama hiç şüphesiz ki güçlü bir ekonomi için büyük bir dezavantajdır. Ancak siyasal otoritenin Duyunu Umumiye’sinin uğradığı kayıpları yine emekçilerin omuzlarına yüklemek olacaktır.

Vergi kayıplarına gelince; geçmiş siyasal iktidarlar belli oranlarda hazineye girdi sağlamak amacıyla indirime gidiyordu ve bunun yükünü çalışan kesimin omuzlarına bindiriyordu. Ama hiçbiri 2010 yılında AKP’nin yaptığı kadarını yapmamıştı. AKP, vergi affını salt kendi yandaşlarına getirmiş gibi görünüyor. Aşağıdaki tablo incelendiğinde bunu daha net olarak görebiliyoruz. Gazeteci Fatih Yağmur’un kişisel bloğunda yayımladığı belgelere göre 2010 yılında çeşitli şirketlere ait 3.031.485 liralık vergi borcu silinmiştir.

Borçları silinen şirketler içinde dikkat çekici isimler vardır. AKP döneminde kent ve doğa yağmalanmasıyla büyüyen Cengiz İnşaat’ın 422 milyonluk borcunun tamamı, Yeni Şafak gazetesinin de içinde bulunduğu Albayrak grubunun Albayrak Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş.’nin borcunun yüzde 97,8’i silindi. Borcunun önemli kısmı silinen şirketler arasında Sabancılara ait şirketler de vardır. Maliye Bakanlığı Ankara Merkezi Uzlaşma Komisyonu tutanaklarına göre söz konusu şirketler, borçları ve uzlaşılan tutarlar aşağıdaki gibidir. [14]

Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi devlet, vergisini ödemeyen işletmelerin vergilerini silerek, mevcut faturayı doğal gaza, elektriğe, akaryakıta, şekere, sigara ve içkiye ve bilumum tüketim maddelerine,  yani iğneden ipliğe her şeye gizli ya da aşikâr bir şekilde zam getirerek gidermeye çalışmıştır. “Sıfır vergi” ödeyecek olanları incelendiğinde siyasal otoriteye yakınlığı ile bilinen kuruluş ve kişileri kapsadığını görürüz. 2018 krizinin getirdiği diğer kâbustan biri de enflasyondur. Yıllık yüzde 8’lerde iken bugünlerde yüzde 24’lerde seyretmesi de  siyasal otoritenin ne pahasına olursa olsun, çevre ülkeye getirdiği ağır bir yüktür.

Sonuç olarak diyebiliriz ki 2008 küresel düzeydeki dünya ekonomik krizin ardından piyasaları canlandırmak, üretim ve tüketimi arttırmak, emek sömürüsü ve artı değer üzerinden sermaye birikimini sürdürmek için her yol mubah sayılmaktadır. Sosyal devletin tüm yükümlülüklerine son vermek, emeği ucuzlatmak, borçlandırılarak geleceği satın almak, sivil katliamları da içeren askeri ve ticaret savaşlar, dünyanın ekolojik yapısını tahrip ve benzeri gibi tüm yıkımlar kapitalist sistemin kendi ömrünü uzatmak için sermaye güçleri ve onların himayesindeki devlet yöneticilerinin topluma dayattıkları tüm uygulamalar, insanın ve doğanın katlanabileceği sınırları aşmaktadır.[15] Kapitalist sistemin yerine adil bir sistem olan Sosyalizm inşa edilmediği sürece dünya yıkıma uğrayacaktır.

Türkiye ekonomisi, 2007-2008 krizi dünya çapında görülen bir krizin yerel krize dönüşmesi sonucunda siyasal otoritenin dediği gibi pek de teğet geçmemişti. 2018 tarihinde görülen ve 2019 tarihinde bedelini ağır ödeyeceğimiz bugünkü kriz, yapısal bir krize dönüşmek üzeredir. Türkiye’de ekonomi, kendi halkının ihtiyaç duyduğu mal ve hizmet üretmekten acizdir. Bu nedenle mal ve hizmetlerin büyük çoğunluğunu dışardan ithal etmek zorundayız. Bu da ülkenin mevcut döviz stokunu eritmektedir. Cari açık giderek fazlalaşmaktadır. İhracatın, ithalatı karşılaması mümkün görülmemektedir. 16 yıldan bu yana AKP iktidarı döneminde dış ticaret açığı tavan yapmıştır. 1951-2002 yılları aralığında yani 52 yılda Türkiye’nin verdiği toplam cari açık, 43,7 milyar dolardı. 1923 Cumhuriyetin kuruluşu baz alındığında 1923-2002 tarihleri arasındaki 80 yıllık toplam açık 247 milyar dolardı. AKP döneminde yani 2002-2017 yılları arasında 15 yıllık süre içinde bu açık 1 trilyon doları aşmıştır.

İçi boş sloganlar ve hamasi nutuklarla bu yapısal krizi dış güçlere bağlamak, ya da gizlemek acizliğin bir ifadesidir. Bu krizin önüne geçilmezse en çok bunda mustarip olacak kesim, büyük halk yığınları olacaktır. Döviz sıkıntısı baş gösterdiği zaman, diğer bir deyişle ihracata önem verip, ithalat yapılmazsa belki bunun etkileri ertelenebilir, ancak bu yapılmaz da ithalat başı boş bir şekilde yapılırsa, o takdirde ülke döviz sıkıntısı yaşayacak, işsizlik ve enflasyon had safhaya ulaşacaktır. Türkiye borç bulamazsa krizin yaratacağı etkiler, 1970’lerde uygulanan Amerika ambargosuna benzer sıkıntılar gibi olacaktır. Vatandaş arabasına koyacak akaryakıtı bulamayacaktır. Buna rağmen o tarihlerde Türkiye gıdada dışa bağımlı değildi. Bugün tamamen bağımlı, dolayısıyla olacak mağduriyetin boyutlarını varın sizler düşünün.

Kur krizi finans sektörüne vurursa ve IMF veya başka kuruluşlardan borç temin edilmezse, Türkiye ekonomik iflasa doğru sürüklenecektir.

2018 krizinin korkunç yüzünü 2019’da göreceğiz.


[11] Doç. Dr.Evren Balta,Türkiye’nin Otoriteryan Siyaset Sistemi Kalıcı mı? (Mülkiye haber 12.06.2018)

[12] Prof. Dr. Ahmet İnsel, Türkiye’de Demokrasi Görünümlü otoriteryanizm Yaşanıyor (Bianet 23 Mayıs 2013)

[13] https://www.evrensel.net/haber/362961/10-maddede-yeni-ekonomi-programi

[14] AKP sermayeye çalıştı, vergi borçlarını sıfırladı (Sendika.org, 13 Mayıs 2015)

[15] Sinan Araman, Küreselleşme ve neoliberal tablo (Evrensel, 7 Ekim 2018)